Önemli olan, Tayyip Erdoğan’ın, ÖSO ile Irak’tan gelecek peşmerge güçlerini –kerhen- kabul etmesine karşılık, Kobani için kan dökmüş olan ve Kobani ile birlikte, dolaylı yoldan, Türkiye’nin ve hatta AKP iktidarının selametini korumuş olan YPG’yi istememesi; istememek bir yana, YPG üzerinde en ağırlıklı örgüt olan PYD’yi “terörist” olarak gördüğünü defalarca ilân etmiş olması. PYD’ye yönelik bu tutum ve bakış açısı, birkaç yönden son derece sorunlu:
Kobani, ABD’yi politika değişikliğine zorlayacak çapta ve boyutta, IŞİD’e karşı “destansı” bir savunmanın öznesi ise, bu savunmayı gerçekleştiren YPG’ye ve Kobani yönetiminde ağırlığı olan PYD’ye karşı bu “düşmanca” tavır ile, ne “anti-IŞİD koalisyon”da ABD ve diğer Batılı ülkelerle birlikte olunabilir ve, daha da önemlisi, ne Kürtlerin gönlü kazanılabilir; PYD’yi “terörist” olarak görme sebebi, PKK’yı da öyle görmek ise hatta PKK’yi IŞİD ile “eşitlemek” devam ederse, “Türkiye’deki süreç”in merkezine PKK lideri Abdullah Öcalan alınarak, çözüm yönünde nasıl ilerlenebilir?
PKK’yi IŞİD ile “eşit” görür ve “terörist” olduğunu söylemeyi her vesile ile ihmal etmezseniz ve PYD’yi bile bu nedenle “çizer” ve hatta Kobani’yi “gözden çıkartırsanız”; PKK lideri ile birlikte, Türkiye’deki “çözüm süreci”ni, tüm Kürtleri aldatmadan, nasıl “barış” yolunda ilerletirsiniz? Muhatabınızı aldatmayı başaramazsanız ya da muhatabınız aldanmayı kabul etmezse, nereye kadar? Ne kadar? Bu kadar çelişki ve tutarsızlık ile, ne Obama, ne Kürtler, ne Türkler, hiç kimse, kandırılamaz.