Türkiye, ekonomisi ile de siyasi konumuyla da kendi sınırlarının çok ötesini etkileyen bir ülke. Tam da bu nedenle Türkiye gibi, son Osmanlı yüzyılı da dahil olmak üzere 200 yıla yakın bir süredir ‘Batı sistemi’ içinde yer almış, Batı kurumlarına –NATO, AB aday üyeliği, Avrupa Konseyi, OECD gibi- üye bir ülkenin ‘milli irade’ demagojisinin arkasına saklanarak başına buyruk, ‘Ali kıran başkesen’ biçimde davranması mümkün değildir.
Ne olur?
‘Fatura’ çıkartılır. Ekonomik faturayı ‘milletçe’ ödemekteyiz ve bir süre daha ödemeye devam edeceğiz. Kötüleşen ekonominin çıkartacağı ‘siyasi fatura’yı ise her zaman, her yerde iktidar kimse, en başta, o öder. ‘Fatura tahsilatı’, 30 Mart’a ne kadar yetişir, 30 Mart’ta ‘hangi taksidi’ ödenir, ‘ne kadar’ ödenir? Bilmiyorum. ‘Kaç taksitli’ bir fatura; onu da bilmiyorum.
Ama iktidarın ve başının bu ‘fatura’yı mutlaka ödeyeceğini biliyorum. Zira, zaten siyasi kriz yaşayan bir ülke ekonomik krize de adım atmışsa ve iktidarın en tepesi ‘yolsuzluğa batmışsa’ ve o ülke ‘demokratik’ kalacaksa iktidarın ve başının ‘siyasi faturayı ödememesi’nin imkânı yoktur.
‘İnternet çağı’nda, ‘küreselleşme dönemi’nde, ‘Batı kurumları’na üye bir Türkiye’de ‘yolsuzluklar’ın üzeri örtülemez. Yönetimi ağır ‘yolsuzluk şaibesi’ altında ve bunu bastırmak amacıyla her türlü ‘anti-demokratik yöntem’e başvuran bir ülke hiçbir ekonomik krizi çözemez. Ama mutlaka ‘siyasi fatura’ öder.
Türkiye’de olacak olan da budur. Hadise budur. Bundan kaçış yok.