Cebellezi, kravat, tekme ve başka şeyler
C

C. Hakkı Zariç
C. Hakkı Zariç
Şair, yazar ve editör. 1999’dan bu yana yazıları ve kitapları yayımlanmaktadır. Türkiye Yazarlar Sendikası ve Türkiye PEN Yazarlar Derneği üyesidir. Manos Kitap ve Yeni e dergisinde editörlük çalışmalarını sürdürmektedir.

Suçsuzluğumuza dokunan zamanın sancısı birikiyor içimizde. “Bende felaketler ve şiirler çift gelir” diyor günlüklerinde 23. Gün satırlarında Cemal Süreya.

Öyle ya, bir şaşkınlığı ya da acıyı geride bırakmadan ya da onun yasıyla henüz yaşamayı denemeden bir yenisi geliyor. Bu kadar da olmaz, bundan daha kötüsü olmaz dediğimiz ne varsa başımıza geldi. Geldi de ne oldu?

Tekmelenen madencinin şiirini mi yazdık? Bir roman, film ya da dizi sahnesi hatırlayan var mı tekmelenen madenciden? Çift gelmekle kalmayıp sürekli kendini aşan ve bir önceki felaketi aratacak kadar üstümüze çöken felaketleri saymakla kaldığımızı artık kendimize itiraf edelim bari.

Sanki 12 Eylül’le hesaplaşmışız gibi; o da yalan. Yenilmenin bütün adımları orada atıldı. 12 Mart sonrası toparlanıp ayağa kalkan edebiyatımız, 12 Eylül’den sonra evine çekilip sokağa çıkma biçimlerini değiştirdi.

Fotoğraf: Doğan Ateş / Pexels

Nasırlarından çektiği kadar hiçbir şeyden çekmeyen Süleyman Efendi’ye yazık olduysa, efendim o geçmişte kaldı. Bir işçinin hayatı, çalışma şartları ya da işsizliği edebiyatın ilgisini çekmiyor nicedir. Süregelen grevlerden bahsetmiyorum bile. Dizilerde durup uzun uzun ve sert bakanların, intikam kovalayanların, kentli olmanın bütün hallerini yaşamalarına rağmen aynı konağın içinde aşiret mantığıyla yaşayanların yalnızlığına tanık oluyoruz nicedir. Sizi tenzih ederim Ülker Abla.

Tekmelenen madencinin şiirini yazamadık da çocuğuna pantolon alamadığı için intihar eden babanın şiirini yazdık mı sanki?

Şehirde, sürgünde ve ıssız

Orhan Kemal’in karakterleri şehirden sürüldü. Ne olduğunu anlamadığımız tuhaf insanlar dolaşıyor roman sayfalarında. Issızlıktan beslenen garip tipler, anlaşılmamaktan şikâyet eden bir zevat, gitarıyla Akdeniz Akşamları çalmaya bile tenezzül etmeyen bir tuhaf zıtlık işte. Anlam veremiyorum. Nasıl bir can sıkıntısı varsa, yıllardır yazmakla tükenmedi. Beyoğlu’nun arka sokaklarından çıkıp evvel zamanın tarikatçısı şimdinin fena halde seküler gazetecilerinin takıldığı Nişantaşı’ndaki kafelerde günü akşam ediyor roman kahramanları. Bir kısmının Üsküdar ve Kadıköy’de takıldığı doğrudur ama hiçbiri işsizlik maaşı için e-Devlet’ten müracaat etmiyor. Kadıköy’de takılanlar Üsküdar’a kokoreç yemeğe geliyor, Üsküdar’dakiler de kahve içmeye Kadıköy’e gidiyor. Güngören’de ya da Çatalca’da, Kaynarca’da ya da Ostim’de ne olduğunu bilmiyoruz.

Günümüzde Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan idam cezası alsa, kararı durdurmak için hangi yazarlar heyet kurup idamın engellenmesi için çalışırdı dersiniz? En iyisi bu işi Adnan Özyalçıner’e verelim, o düşünsün çünkü biz işin içinden çıkamayız. Yakın geçmiş bize bunu söylüyor zaten. Onca zaman sonra bile bir heyet oluşturulup siyasi tutsaklarla ya da muhalefet partilerinin hapiste olan yöneticileriyle görüşmeye giden yazar ve sanatçıları anımsamıyorum.

Sanki bir grev ziyareti yapmışız da hapishane ziyareti için zaman bulamıyoruz gibi düşünmek istiyor insan ama nafile.

Kravat ve gerçeküstü resim

99 Yüz’de ’82 Anayasası’nın Kravatları başlıklı portresinde şöyle yazar Cemal Süreya:

“Amerika’yı seven ve Amerika tarafından çok sevilen bir ruh. Ayrıca Pakistanlı bir yanı da var. Bu yüzden mi bilinmez, gözünün biri şaşı. Ama asıl olan öbür gözüdür.”

Bu özet günümüzün vahametini açıklar bir yerde; o kravat ki ilkokul öğretmenini arayıp bulmanın ve onu abad etmenin bütün adımlarını bilir ama ortaokul ve lise öğretmenlerinden nefret eder. Eee, kravat bu durur mu? Devam eder bay Elma ya da Süreya:

“Hacıbayram Veli’nin uzak yeğeni olduğunu da söyleyebilmektedir artık. Gerçeküstücü bir ressama soyağacının resmini yaptırırken bu yeğenlik gerçeğini temel bir hak ve özgürlük gibi kullanmıştır.”[1]

Argo sözlükteki hayatımıza dair

Gene bir şeyleri kurcalarken ve başımıza gelenlere anlam vermeye çalışırken ya da anlam aramaktan vazgeçip direkt olarak hiçbir şeyle ilgilenmek istemeden bizzat argonun kendisiyle hasbıhal ederken çıktı karşıma.

Hulki Aktunç’un bir şiirinden yola çıkıp 12 Mart dönemine değinecektim. Şiirden bir bölümü buraya ekleyip bir gece yarısı sırtında kitaplarla Ankara sokaklarında cemseler dolusu askerden kaçan Hulki Aktunç’un Deniz Gezmiş’e dayanan hikâyesi şimdilik yazılmak üzere beklesin:

Suyuz. Kim bilir kaç mevsim kaç fırtına yolumuzu yanıltır. / Biraz ve derin. Sonra güncelerimizi dönülmez zamanlarla / sarartan o garip devrim, şimdi şakaklarımızda ağaran / bir tek saç telinin sesidir. Ama caymaz, caymayacaktır da. / Sulara ark olmuş topraklarda bir koyak sellerden caymaz.

Hulki Aktunç’un Büyük Argo Sözlüğü’nü karıştıracağıma, Ferit Devellioğlu’nun Türk Argosu kitabının sayfalarını araladım. Kılına dokunmadan bir maddeyi aktarıyorum:

Cebellezi (olmak, etmek) Hakkı olmadığı halde bir şeyi kendine mal etme (k), cebine kaydırma (k). Bizim paket cebellezi olmuş; çakıyı da cebellezi etmişler. ( bk. Anaforlamak, Araklamak, Kaldırmak, Kaparoz etmek, Kaparozlamak, Omuzlamak, Sırıklamak, Tırtıklamak, Tufalamak, Tüydürmek, Yürütmek, Zula etmek).[2]

. . .

Aslında bir yerde  Julio Cortázar’dan bahsedip Che’nin neden Jack London okuduğuna getirecektim sözü. Memleket izin vermiyor ki. Tekmelenen madencinin şiirini yazmadığımız memleketimizde tekrar etmekten bıkmayacağım ve bunu her tekrar ettiğimde en önce kendime seslendiğimi kabul edeceğim gerçeği orada duruyor. Tutuklu gazeteciler, tutuklu siyasetçiler geliyor insanın aklına.

Dolmacı, dubaracı, dönek, fos, gazoz ağacı belediye başkanlarına söyleyecek söz mü kalmış? Onlar ancak dızlamaktan anlar.

Son sözü Seyrânî’ye verelim:

Toprağın Habil’i kabul ettiği
Şüphesiz yüzünün yumuşaklığından.


[1] Cemal Süreya, 99 Yüz, YKY, 2. Basım Mart 2006, Sf. 67-68

[2] Ferit Devellioğlu, Türk Argosu, Aydın Kitabevi Yayınları, 7. Baskı 1990, Sf. 95