Bu ülkenin insanları zeki olmaya pek hevesli. Kim hevesli olmaz ki? Ama durun bakalım, hevesle oluyor mu bu iş? Olan var, olmayan var.
Eski bir arkadaşım vardı, sağolsun beni de zeki insanlar zümresine katıp konuşur, nasıl zeki olduğumuzu söylerdi sık sık. İlk duyduğumda itiraz ettim:
“Vasat zekalı insanlarız biz.”
“Olur muuuu!” diye itiraz etmişti.
“Sizi bilmem” demiştim, “ben vasat zekalı biriyim.”
“Hayır, ne vasat zekalısı, sen bayağı zeki birisin.”
“Kendimi biliyorum ben, ne zekalar var, onları da biliyorum. Bazılarını. Hem, az buz bir şey değil ki vasat zekalı olmak.”
Hayır, bunu kabul edemiyordu, sadece kendi için değil, benim için de kabul edemiyordu:
“Sen zeki birisin.”
“Peki tamam, benim gibilerle dolu dünya, aşağı yukarı böyleyiz biz büyük çoğunluk.”
“Yok abi, deli misin?”
“Demin zeki diyordun, şimdi deli mi oldum?”
“Bırak numarayı, görmüyor musun manzarayı, herkes senin gibi mi, bir bak!”
Görüyordum, görüyorum. Arkadaşım gibi düşünen pek çok insan var. Dikkat etmişsinizdir belki, ben sosyal medyada sık sık rastlıyorum, Aziz Nesin’in o meşhur lafına bayılan ve kullanan ne kadar çok insan var: “Bu toplumun yüzde 60’ı aptal.”
Hatta, Aziz Nesin’in az bile söylediğini söyleyenler daha çok, belki ondan sonra artmıştır oran:
“Ne yüzde 60’ı canım! Sen onu yüzde 80 yap.”
“Yok yok, o bile az. En az yüzde 90 vardır. Görmüyor musun şu memlekette olanları?”
Az söyleyen zekasından utanır hale gelmiş sanki. Sonunda varacağımız yerden korkuyorum:
“Yahu şu Aziz Nesin’de de hiç kafa yokmuş, bu toplumdaki aptalların yüzde 60 olduğunu sanıyormuş. Olur mu öyle şey, böyle gerilik!”
Yani Aziz Nesin de o dediği yüzde 60’ın içinde de farkında mı değil, nedir?
Aziz Nesin’e hak verenler ya da az söylediği için kızanlar tabii eminler o zeki yüzde 40’ın, yüzde 20’nin ya da yüzde 10’un içinde yer aldıklarına. Şimdi herkes sosyal medyada kendini ortaya koymaya meraklı ya, daha geniş bir örneklemi izlemek mümkün. Hem çevremde hem sosyal medyada rastladıklarımı kabaca tartınca, o yüzde 40’ın yüzde 60’tan daha kalabalık bir kitle olduğu zehabına kapılıyorum ya da işte yüzde 20’nin yüzde 80’den daha büyük olduğuna. (Ben en iyisi Aziz Nesin’in matematikçi oğlu Ali Nesin’e bir danışayım bu konuyu, belki mümkündür.)
Bu zeki olma, kendini zeki bulma, zekasıyla böbürlenme hevesinde sanırım kendini farklı görme, kalabalıklardan farklılaştırma, ortada dönen olumsuzluklardan ayrı tutma arzusu da rol oynuyor.
E peki, o yüzde 40 benzemiyor mu birbirine? Ne münasebet, benzemiyor tabii! Yüzde 60’ın aptal olmasına sarılan bu insanlar kendilerini aptal olmayan yüzde 40 içinde değil, zeki olan, ne bileyim, yüzde 10 içinde, belki yüzde iki içinde falan görüyorlar. İşin bu kadarını bilemeyeceğim. Ama var böyleleri.
İşin uzmanları konuşsa iyi olacak da bana öyle geliyor ki, vasat zekalı insanlar olarak doğuyoruz pek çoğumuz. Dâhiler dâhi zaten, bitişik ya da ayrı yazılması gereken da’larla karıştırılamaz, karıştırılmamalılar. Evet, biz çoğunluk vasat zekalı doğuyoruz, şanslıyız. Ama bazılarımız bu verili zekayı daha çok işliyor, besliyor da parlatıyor. İşleyen demir pas tutmaz, misali. Bazılarımızsa besini kesiyor ya da ‘fast-food’a dadanıyor ve soluyor zeka, parıltısını yitiriyor. Besin eleştirel yaklaşımdır, soru sormak sorgulamaktır, ‘fast-food’ da ezberdir, söylenenleri eleştirel bir süzgeçten geçirmeden, fikirleri senin kılmadan kabul etmektir kısaca. Bütün medya, eğitim sistemi, devlet, kurumlar haldır huldur ‘fast-food’ üretir. Neyse…
Yıllar sonra, o zeki arkadaşım beni bir arkadaşıyla tanıştırdı, onların tanışmasının üstünden de çok zaman geçmemiş. Ahbap olduk. Aaa, meğer o da çok zeki değil miymiş. Üstelik bu yeni arkadaş daha frapan şekilde, daha sık dile getiriyor zeki olduğunu. Hatta zekasıyla nam salmışmış. Hakkaten de onu tanıyan birkaç kişiyle tanışmıştık, “Aaa o mu, çok zekidir, üç anadal yapmıştır” gibi şeyler söyleyip duruyorlardı.
Bir gün üçümüz oturmuş laklak ediyorduk. Gene bu zeka konusu açılmaz mı! Ben anladım artık, bu zeki insanlar ne kadar zeki olduklarını göstermekten ziyade anlatmaktan, konuşmaktan hoşlanıyorlar. Kötü bir şey değil tabii, bir yerde kullanmaları lazım zekalarını. Hem böylelikle zekalarının tadını da çıkarıyorlar. Hakları.
İnsan böyle zeki olunca ölçmek istiyor herhalde. Zekalarının ölçüsünü almışlar, bazı IQ lakırdıları edip bazı sayılar söylediler. Düşük çıkar mıkar korkusuyla olsa gerek, bu ölçümler, IQ hesapları benim hiç ilgimi çekmediği için size sağlıklı sayılar söyleyemem, ama anlayın işte, yüksek, çok yüksek bu arkadaşların IQ’ları.
Fakat yeni arkadaş biraz daha zeki midir nedir, üniversitedeki sınav kağıtlarını bir çırpıda doldurup çıkarmış da sınıfın geri kalanı (acaba Aziz Nesin’in yüzde 60’ına mı giriyorlar, yoksa yüzde 40’ın diplerinde mi sürünüyorlar bilmem) sürenin sonuna kadar debelenip duruyormuş.
Bu da bir şey mi? Zeki insanlarla konuşmak bir heyecanlı, bir sıçramalı, takip etmekte, bağlantı kurmakta zorlanabiliyorsunuz. Eski arkadaş şöyle girdi:
“Benim tesbitlerim vardır, kim ne derse desin…”
Kim ne diyebilir ki? Acaba çay değil de içki mi içiyoruz diye bir an tereddüt ettim.
“… karşılaştığım herkesle ilgili tesbitlerim vardır benim. Anlarım kim neyi niye der, niye yapar…”
Yeni arkadaş daha bir zevklendi bu konu açılınca.
“Ben” dedi, “bir insanı 15 saniyede analiz ederim. Yanıldığım da olmamıştır.”
Eskiler ‘insan sarrafı’ derlerdi, onlardan galiba. Epey gitgeli oldu bu konunun. Ben karışmadım tabii, nasıl karışayım. Suskunluğumdan da foyamı anlamışlardır herhalde ama ne yapayım artık?
Ta üniversite günlerinden bir arkadaşım var, “Bizim tembelliğimiz zekamız yüzünden” deyip durur. Benim okullarda tembel olduğum doğru da bunun benim zekamla ilgisi yok. Belki, üniversite de matah olmadığından biraz bilgi, biraz zekayla hallettiğimizi düşünüyordu. Büyüdük, iş miş gazetecilik şu bu, anladım ki zekam yetmiyor, çalışıp didinmek, öğrenmek, dünyada nasıl yapılıyor bilmek gerek. Ah keşke deminden beri anlattığım arkadaşlarım gibi, hiç olmazsa onlara yakın bir zekam olsaydı da şu işleri daha iyi kavrasaydım, kıvırsaydım.
Arkadaşımın ta üniversitede dediğini sonra sonra çok daha iyi anladım: Zeki olduğunu düşünen, bunu dile getiren, hatta zekalarıyla böbürlenen tanıdıklarımda bir ortak özellik var galiba: zekalarıyla neredeyse yetiniyorlar.
Oldu bir yıl kadar, Hopa’da bir kafede oturmuş denizi seyrediyorum, biraz dalga var. Yandaki masada iki kişi ciddi birşeyler konuşuyor, ister istemez kulak kabarttım. Biri bir blog açıp siyasi analizler yazmaya heveslenmiş. Öbürü biraz da çekinerek şöyle dedi arkadaşına:
“Biraz birşeyler okusan…”
“Daha ne okuyayım, okuyorum ya. Hergün izliyorum hangi siyasi neyi demiş, nasıl gelişmeler oluyor…”
“İyi de biraz teorik, ne bileyim temel bilgilere sahip olmak iyi olmaz mıydı? Siyaset bilimi diye bir şey var, sosyoloji diye bir şey var, siyasi tarih var…”
“Gerek yok.”
“Gerek yok mu?”
“Biliyoruz onları işte … yeteri kadar.”
“Nasıl yani? Abicim birkaç kitap karıştırsan bari, ufkun açılır.”
“Kitap okumayı pek sevmiyorum, sıkılıyorum. Hem herşey var artık burada [telefonunu gösteriyor].”
“Peki nasıl olacak? Hangi bilgiyle…”
“Zekamı küçümsüyorsun bakıyorum. Öyle kitap okumakla olmuyor bu iş. İçinde olacaksın, yaşananlara bakacaksın, onları gözleyeceksin, insandan anlayacaksın… Bunları analiz ediyorum ben. Kim ne istiyor, ne yapacak, planı nedir anlarım ben.”
“Somut durumun somut tahlili, diyorsun yani Lenin gibi.”
“Bak işte Lenin’in vardığı yere varmışım ben de.”
Zeka diye çıplak bir şey yok bana kalırsa ya da şöyle diyeyim: ölçünce var da IQ 1500 biri bile ahmakça, geri zekalıca şeyler yapabiliyor, yapıyor. Size de olmuştur, aynı görüşleri savunmamız gerekmez: ‘Bu kadar zeki bir insan şu konuda nasıl böyle saçmalıyor, geri zekalıca laflar ediyor?’ diye şaşmışızdır. Başka anlayışlar, ideolojik saplantılar falan rol oynuyor bunda herhalde. Zeka bir kompartmandan ötekine geçemiyor.
Bir de hep inandığım şey şu: insan dürüstlükten saptı mı zeka da tüyüyor, geri zekalıca, zekasızca şeyler yapıp söyleyebiliyor. Politikacılar çok iyi örnektir buna.