Önce bir adam öl…
Bir zamanlar bize Eylül’de gelmemizi söyleyen.
İki gün sonra bir başkası…

Her defasında, sanki hayat gerçekten kutlanmaya değer bir şeymiş gibi, yüzünde o kendine özgü gülümsemesiyle bize iyi bayramlar dileyen adam.
Alpay ve Soner Olgun.
Biri doksan bir, diğeri altmış yedi yaşında.
İkisi de birbirinden genç!
Alpay 14 Ekim’de Antalya’da vefat etti. Soner Olgun’un ölüm haberiyse 16 Ekim’de geldi.
İki ayrı fotoğraf. Gazetelerin kültür sanat sayfalarında birkaç eski şarkı adı, doğum tarihleri, albüm isimleri ve onlar için söylenmiş güzel sözler.
Fakat insan yaşlandıkça ölüm haberlerini başka türlü okuyor.
Bir zamanlar bu haberlerde yalnızca kayıpları algılardık. Şimdi onların arkasından kendi hayatımızın uzaklaşan yıllarını seyrediyoruz. Çünkü bir sanatçının ölümü, yalnızca onun hayatının sona ermesi değildir. Onun sesini ilk duyduğumuz günün de biraz ölmesidir.
O şarkıları ilk kez birlikte dinlediğimiz insanların, henüz hayatta olan annelerimizin, babalarımızın, gençliğimizin, unuttuğumuzu sandığımız sayısız yüzün ve çiçek dürbünlerinin bir an görünüp sonra karanlığa çekilmesi.
Alpay’ı düşünüyorum.
Babası devlet demiryolları’nda çalışan Ankara’lı bir çocuk. Cumhuriyetin henüz genç yılları… Sokakta gezen insanların birbirini tanıdığı, mektupların posta treni ile gelirken; yalnızca yolcu değil, haber, hasret ve umut taşıdığı başkent…
İlk aşkı müzik değil, futboldu. Gençlerbirliğinin, genç milli takım oyuncusu!
O yıllarda, bir gün milyonlarca insanın aşk acısını, bu genç futbolcunun kendi sesiyle anlatacağını kim bilebilirdi? Babası istemeyince futbolu bırakıp, hukuk okudu.
Kendisiyle son yapılan ropörtajlarında bile hâlâ futbolu anımsıyordu. Yüzlerce şarkı, milyonlarca alkış; ama içinizde yeşil çimlere çıkmayı bekleyen o çocuk, hiç büyümeyebiliyor demek ki…
Başkalarının gördüğü hayatları yaşayıp, kendi içimizde yarım kalmış başka hayatları saklıyoruz.
Soner Olgun ise bugün milyonların şehirden kaçıp yaşamayı hayal ettiği bir sahil kasabasında dünyaya gelmiş. Fethiye…
Oradan İzmir’e yatılı olarak okumaya gitmiş.
Bu satırların yazarı gibi, yatılı okuyanlar bilir. Evden okula giden yollar çok uzun, çok yalnızdır. Hele o yıllarda telefon da şimdiki gibi cepte taşınan bir şey değildi.
İnsanın evinden kulağında kalan seslere kavuşması, çok uzun zamanlar alıyordu.
Soner’in anlattıklarına göre, ailesini ancak sömestr ve yaz tatillerinde görüyordu. Onlara mektuplar yazıyor, sonra üzerine su damlatıp bazı yerlerde mürekkebin dağılmasını sağlıyordu.
Çocuk haliyle annesinin; Soner’in onu ne kadar özlediğini anlamasını istiyordu. Küçük bir kalbin çaresizliği, yıllar sonrasının kahkahalı anılarına dönüşüyordu. Bu anıyı dinleyenler içinde birkaç kişi hiç gülümseyemiyordu.
Bazen anne sevgisine ulaşmak için sarı bir kâğıda bırakılan birkaç damla su; bütün hayatın içindeki en sahici siyah-beyaz fotoğraflardan bir olarak geriye kalıyordu.
O eve dönmek isteyen çocuk, hiç büyümez.
Soner büyüdü. Gazeteci oldu. Tiyatro okudu. Şarkılar söyledi. Ama annesi ne iş yaptığını hiçbir zaman tam olarak anlayamamıştı.
Başarılarımızı en çok göstermek istediklerimiz, biz başardığımızda çoğu kez hayatta olmuyor yazık ki.
Alpay bir şarkı söyledi.
Eylül’de Gel.
Şarkının ilk notaları duyulduğunda insanın içine yalnızca hüzün değil, eski bir yazın bütün kokuları doluyor. Denizden dönülen akşamlar… Yazlık evlerin kapanan panjurları… Birlikte geçirilen son gün… Otobüs terminallerinde uzayan vedalar… Okulun açılmasını bekleyen çocuklar…
Bu şarkının melodisi, Ermeni kökenli Belçikalı şarkıcı ve besteci Marc Aryan’ın Qu’un Peu D’amour adlı eserinden gelmişti.
Fecri Ebcioğlu Türkçe sözler yazmıştı.
Alpay ise başlangıçta şarkıyı pek sevmemişti.
Dahası, yıllar sonra anlattığına göre, Fecri Ebcioğlu’nun ısrarlarından kurtulmak için söylemeyi kabul etmiş, plağın arka yüzüne koymuştu.
Hayatın insanla ne kadar ince alay edebildiğine bakın.
Ömrünüz boyunca yüzlerce şarkı söylüyorsunuz. En az önem verdiğiniz şarkılardan biri, sizin adınızın yerine geçiyor. Artık Alpay denildiğinde bir mevsim hatırlanıyor. Eylül!
Soner Olgun’un hayatında ise başka bir şarkı vardı.
Hatta bir şarkıdan çok, bir dilek.
İyi Bayramlar Türkiye.
O yalnızca insanları eğlendiren, uzun gecelerde türküler söyleyen bir adam değildi. Bazen bir meddah, bazen bir hikâye anlatıcısı, bazen bir tiyatro oyuncusu gibi sahnedeydi. Bir müzisyenden çok, sanki hepimizi aynı masanın etrafında toplamaya çalışan eski zaman insanlarından biriydi.
Şakalar. Anılar. Birbirine karışan kahkahalar. Hiç bitmeyecek sanılan geceler. On yedi yıl boyunca İstanbul’da aynı mekânda, cuma ve cumartesi akşamları şarkı söyledi.
O mekâna ilk kez sevgilisiyle gidenler olmuş olmalı. Yıllar sonra eşleriyle dönenler. İlk gittiklerinde genç olan, son gittiklerinde saçlarına aklar düşmüş insanlar.
Bir zamanlar birlikte şarkı söyledikleri arkadaşlarından bazılarını kaybedenler. Belki aralarında bir daha birbirini hiç görmeyenler. Belki o masalarda başlayan aşklar, biten evlilikler, söylenememiş özürler, yarım kalmış dostluklar…
Bazı sanatçılar yalnızca şarkı söylemez. Farkına varmadan insanların hayatlarının tanığı olurlar.
Ve bir gün onlar öldüğünde, sanki o masaların üzerindeki bütün eski bardaklar, bütün unutulmuş konuşmalar, bütün genç yüzler de biraz daha uzaklaşır.
Yaşlandıkça insanın içinde tuhaf bir kalabalık oluşuyor.
Ölmüş insanlar.
Kapanmış sinemalar.
Artık olmayan kitapçılar.
Yıkılmış evler.
Değişmiş sokak isimleri.
Çoktan kapanmış meyhaneler.
Bir zamanlar birlikte şarkı söylediğimiz, şimdi nerede olduklarını bile bilmediğimiz arkadaşlar.
Kimisi hayatta.
Kimisi değil.
Kimisine artık ulaşamıyoruz.
Kimisiyle karşılaşsak belki birbirimizi tanıyamayacağız.
Ama bir şarkı çaldığında hepsi geri geliyor.
Bir anlığına.
Genç oluyoruz yeniden.
Eski bir yaz akşamına dönüyoruz.
Balkonlardan başka evlerin radyoları duyuluyor.
Bir yerlerde annemiz sesleniyor.
Babamız henüz yaşlanmamış.
Arkadaşlarımız henüz dağılmamış.
Sevdiğimiz insanlar henüz ölmemiş.
Birazdan kapı açılacak sanıyoruz.
Birazdan birinin ayak seslerini duyacağız.
Birazdan her şey eskisi gibi olacak.
Oysa olmayacak.
İşte bunun için bazı şarkıları artık dinleyemiyoruz.
Alpay ve Soner Olgun birbirinden farklı iki sanatçıydı.
Biri büyük ölçüde Cumhuriyet’in ilk kuşaklarının içinden doğmuş, Türkiye’nin modernleşme serüvenine sesini katmış bir yorumcu.
Öteki, Anadolu’nun halk müziği mirasını rock müzikle, tiyatroyla, mizahla ve şehir hayatının sohbet kültürüyle buluşturmuş bir sahne adamı.
Ama onları birbirine bağlayan çok önemli bir özellik vardı.
İkisi de güzel bir Türkiye’nin mümkün olduğuna inanıyorlardı, gençliklerinden bu yana…
Bir bir eksiliyor, ömrümüzün güzel insanları…
Bir bir susuyoruz.
Bir bir hatıraya dönüşüyoruz.
Ve geride kalanlar, eskiden birlikte dinlediğimiz şarkıları açıp kimsenin artık oturmadığı sandalyelere bakıyor.
Belki de insanın bütün ömrü, bir gün boş kalacak o sandalyelerin etrafında geçiyor.
Bir zamanlar orada birileri vardı.
Bizi biz yapan, fakat bir daha asla geri gelmeyecek olan o güzel insanlar…