
H. Ayhan Tinin / Sanat da var / Sinema
insanatinart@gmail.com
Her şey on üç yaşında gazete satıcısı bir çocuğun bulduğu beş cent’i polise vermesiyle başladı.
Sıradan bir para değildi bu, ikiye ayrılabiliyordu.
İçinde sayılardan oluşan bir mikro fotoğraf vardı. Takvimler 1953’ü gösteriyordu. FBI’a ulaşan bu parayı dört yıl boyunca inceleyen uzmanlar bir sonuca ulaşamadılar.
10 Şubat 1962’de Glienicke Köprüsü’nde tamamlanacak olan öykü henüz başlıyordu. Bu hafta öykünün finalinin yıldönümü…
Amerikalı şifre uzmanlarının başarısızlığı alkolik ve kadınlara düşkün bir adamın ihanetiyle sonuca ulaştı.
Hakiki casusluk öyküleri filmlerdeki gibi mükemmel olmuyordu.
İçinde bütün zaaflarıyla insan vardı.
Uçan arabalar ya da bilgisayarla çözülen kilitler, kodlar insanla temas ettiğinde hatalar başlıyordu.
Başarılı mı başarısız mı olduğu ölünceye kadar tartışılan bir Rus casusu Rudolf Abel’in hikayesidir bu… 1950 ünlü Rosenberg’ler olayının arkasındaki adam… Asıl adıyla Genrikhovich.
İngiltere’ye göçmüş Rus kökenli bir ailenin iki çocuğundan biriydi.
Dil öğrenmeye, resim çizmeye, piyano ve gitar çalmaya yetenekliydi. İhtilal sonrasında ailece Rusya’ya döndüler. Önce ordu görevine girdi, oradan KGB’ye geçti.
Soğuk Savaş yıllarıydı. Amerika ve Rusya birbirlerinin her alanda ne yaptığını öğrenmeye çalışıyor, uçaklar her iki tarafa da durmadan kimliği değiştirilmiş casuslar taşıyordu.
Bunlar yapay öykülerdekine benzemeyen sıradan insanlardı. İnsan üstü yetenekleri yoktu. Zaafları, tutkuları, inançları ve idealleri vardı. Sorgulamamış olsalar da… Yoksa Abel’in hayatı, neden Rusya semalarında düşürülen casus uçağının pilotu Gary Powers ile kesişsin ki?
Abel’in Amerika’da faaliyet gösterdiği yıllarda birlikte çalıştığı ‘Vik’ kod adındaki içkiye ve kadınlara düşkün bir Sovyet ajanı eğer Paris’e kaçıp ABD büyükelçiliğine bildiklerini anlatmasaydı ve Abel’i mahkemede savunan Donovan adlı avukat anılarını yazmasaydı, biz bu hikâyeye dahil olamayacaktık.
Steven Spielberg ‘Bridge of Spies’ (Casuslar Köprüsü) filmininin Coen kardeşler tarafından yazılmış senaryosunu filme çekmeyecek, Tom Hanks avukat Donovan rolünü üstlenmeyecek, Abel rolünde Mark Rylance ödülleri toplamayacaktı.
Hakikatin hikâyeleri böyledir işte…
Orada zaaflarıyla, meraklılığıyla, kusurlarıyla insan vardır.
Mükemmel çözümler, hatasız adımlar yoktur. Bir sokak gazete satıcısı çocuk merak eder, bir ajan korkar ve konuşur.
Sanat şeylerin hikayesidir.
Bu fotoğraf olur, sergi olur, sinema olur, roman ya da öykü olur.
Eğer özünde insan varsa; geçmiş zamanların ateş etrafında toplanan dinleyicileri gibi, biz o sanat eserlerinin etrafında toplanırız.
Sanat bizi ‘biz’ yapar. Kalabalık olmaktan çıkıp özgün bir topluluk haline geliriz. Değerlerimiz oluşur.
O nedenle sanat ürünü olmaz! Ürün, sanayii toplumu deyimidir. Fabrikada üretilen standart özelliklere sahip şeyin/şeylerin ifadesidir. ‘Sanat’ın eseri olur ve bir eser diğerine benzemez. Tek bir hikâye varsa sanat olmaz. O propagandadır. Her ‘şey’in hikayesi kendine özgü ve benzersizdir. Şeylerin hikayesi vardır ama sanat ‘hikâyeden bir şey’ değildir.
Bu nedenle sanatın çok sesliliği ile insanların içinde bulundukları toplumda aldıkları refah payı, aynı düzlemde ilerler. Bir aileyi bir arada tutan şey de sahip oldukları ve paylaştıkları hikâyedir.
Bir şirket de hikâyesini oluşturabildiği ölçüde yarına kalır.
Bu nedenle markalaşmak, evrensel marka olmak yalnızca teknik ve ticari bir iş değildir.
Yarın Sevgililer günü… Eğer bir hikayeniz yoksa, sevgilinize kırmızı kalp şeklinde bir yastık alırsınız yalnızca, hikâyedir…