Cannes'dan üç kadın hikâyesi

SELİN GÜREL

Cannes Film Festivali’nin ilk yarısı geride kaldı. Ödüllerde en az birinin adı geçebilecek üç yarışma filmine dair ilk izlenimlerim…

Wild Diamond (Diamant Brut)

Ana yarışmanın tek ilk filmi Wild Diamond, sosyal medya için yaratılan ilgi budalası personaların ve izlenmeye tapan reality show’ların durmadan vites yükselttiği bir dünyada, bedenini bir üniforma gibi kullanarak sınıf atlamaya çalışan bir genç kadınla tanıştırıyor bizleri.

Filmin kadın bedeni için biçilen kalıplara, seksin kendinden bağımsız olarak seksi görünme sarmalına, ekmek ve su gibi hayati sayılan beğenilme ihtiyacına ve ‘yırtma’yı kafasına takmış alt sınıftan gençlerin çıkışsızlığına temas eden bir tarafı var.

Ancak ana yarışmada oluşunu meşru kılacak, ‘herhangi’liğinin duvarlarını yıkacak bir kudreti olduğunu söylemek zor. İlk film olarak da parlamadığı için, senarist/yönetmen Agathe Riedinger’in sonraki filmlerini merak ettirecek bir seviyeyi de yakalayamıyor.

Hızlıca unutulmaya mahkum olmasının önündeki tek engel, ilk kez kamera karşısına geçen başrol oyuncusu Malou Khebizi’nin dikkat çekici performansı. Wild Diamond’ın, neredeyse her sahnesinde görünen Khebizi’nin keşfedilmesi için var olduğunu düşünerek filmi alkışlarla uğurlayabiliriz.

The Girl with the Needle (Pigen med nålen)

Olmaya çalıştığı film ile olduğu film arasındaki mesafe açıldıkça The Girl with the Needle’a katlanmak zorlaşıyor.

Bu kez hiç bilmediği bir evrene adım atan yönetmen Magnus von Horn, yüksek acı eşiğiyle derinden sarsan bir dram, siyah-beyaz estetiğiyle büyüleyen bir savaş sonrası filmi, sefaletle örülü bir hayatın içinde oradan oraya savrulan bir kadın hikâyesiyle iç içe geçmiş bir seri katil filmi çekmek için yola çıkmış. Ancak bunun yerine bir proje-filmle karşı karşıyayız. Görsel açıdan siyah-beyaz tercihi olmadan var olamayacakmış kadar çaresiz, hesaplı ve aynadaki aksine âşık; senaryo açısından fazlasıyla ham bırakılmış bir acı pornosu bu.

Vic Carmen Sonne’ın filmin önüne geçen performansı, özellikle ikinci yarıdan sonra filmi ayağa kaldırmaya yetmiyor. Karakterlerin motivasyonu, hikâyenin aldığı keskin virajların seyirci tarafından sahiplenip hazmedilebileceği kadar derin değil.

The Girl with the Needle, merkezine yerleştirdiği annelik çıkmazlarını seyircinin duygularını sömüren bir paketle sunan bir tür vitrin-film. Ancak filmin acemice gizlenmiş bu yüzeyselliği, Vic Carmen Sonne’ın kadın oyuncu ödülünü almasına engel değil.

Bird

Andrea Arnold sineması, çocukların kendi kendini büyüttüğü, gençlerin erkenden yaşlandığı, annelerin yeni sevgililerinin tüm düzeni altüst ettiği, kahvaltı niyetine sigara üstüne sigara içilen, kapıların tek tekmeyle açıldığı, mutfakların kasvetli, duvarların ince olduğu evlerden ibaret İngiltere’nin kenar mahallerine pike yaparken devleşir en çok. En azından American Honey’ye kadar öyle sanıyorduk, American Honey ile anladık ki Arnold aslında her coğrafyada bunu başarabilir. Gelişmiş toplumların bir köşede unuttuğu ve görmezden geldiği insanlar Arnold’ın filtresinden geçtikten sonra nihayet görünmezliklerine veda edebilir.

Bird de bu anlamda tam bir Arnold filmi. Serseri babasının yeni bir evlilik yapmak üzere olduğu, annesinin yeni sevgilisinden şiddet gördüğü, küçük kardeşlerinin korumasına ihtiyaç duyduğu, kendi yetişkinliğininse eşikte beklediği 12 yaşındaki Bailey’nin hikâyesi.

Tüm bu dramatik atmosfere rağmen, güçlü karakteri ve korkusuzluğuyla Bailey’i bir an için bile seyirciyi sömüren bir hikâyeye teslim etmeyen; tam tersine beklenmedik, sihirli anlarla büyüyüp serpilen bir film Bird.

Çocukluktan kadınlığa geçişi tüm dikenleriyle portrelerken, sefaletin içinde bir masal anlatmayı, başka bir filmde muhtemelen gülünç görünecek masalsı öğeleri sahici ve dahası büyülü kılmayı, ‘kuş’ başta olmak üzere metaforlarını korkusuzca sahiplenmeyi başarıyor. Şüphesiz bunu biraz da Franz Rogowski’nin tüm filmlerde üzerinde taşıdığı, başka bir dünyadan bizim dünyamıza henüz inmiş gibi hissettiren, daima kırık kalpli ekran personasına borçlu. Hollywood’un, gerçek hayatını kariyerine malzeme edercesine, alt sınıftan gelen tekinsiz yabancı rollerinde harcamaya çok meraklı olduğu yetenekli Barry Keoghan’ın The Banshees of Inisherin’den beri ilk kez bir filmin dünyasına ‘yabancı’ kalmadığını eklemek gerek.

Bird, büyüyen bir kadın olmayı en iyi anlayan filmlerden biri. Tesadüfe bakın ki kariyerini büyüyen bir kadın olmayı anlatmaya adamış Greta Gerwig’in jüri başkanı olduğu bir yıla denk geldi. Bekleyip görelim.