Yazının başlığı Max Weber’den.
Bazı insanlar eksilir, bazı filmler yakılır, etik sana göre/bana göre olana evrilir…
Dünya anlamdan, sanattan, felsefeden arındırılır.
Akıl ilerler, ama ruh daralır.
İoanna Kuçuradi hoca diyor ki; “Özgür olmamakta, özgür değiliz.” Devam ediyor, “Kişi kendini davranışlarıyla seçer ve seçtiği kişi olur.”
Özgürlük ve seçimlerimiz!
8 Şubat’ta kendi vatanında yorgun bir kalple yaşama veda eden Cem Karaca, bu konuda ne düşünüyordu dersiniz?
Ya da 1983 yılında “Evet Yorgun Savaşçı dizisini ben yaktırdım” diyen bir insan, 1993 10 Şubat’ında dizi TRT ekranlarında yayımlanmaya başladığında kim olmayı seçmişti?
Bazı toplumlar kahramanlarını yalnızca öldüğü zaman sever.
Bazı kahramanlar toplumun gözüne öldürerek gireceğini düşünür.
Etik ve ahlaki açıdan baktığımızda doğru olan hangisidir? Doğru olan her zaman iyi midir?
İyi olan her zaman doğru mudur?
Alacakaranlıkta yönümüz kaybolduğunda felsefenin ışık olabileceğini öğrenebildik mi?
Pek matah bir şeymiş gibi ‘Düşün düşün, zordur işin!’ diye vecize yumurtlayanlar, düşünmediği zamanların boşluğunu neyle dolduruyor?
Cem Karaca 70’lerde sokaklar karanlık ve ürkütücü, kelimeler silah gibi patlarken şarkı söylüyordu. Şarkıları yaşamının trajedisi oldu. Politikacı değildi. Kalbi acı çeken her insan için delice çarpıyordu.

Sürgüne gönderilmedi. Kendi dilinden kovuldu!
Yıllar sonra döndü. Affedildi.
Affedilmek bazen daha acıydı. Çünkü affedilen, suçlu kabul edilendir! Yorulmuştu.
Ülkesi onun sesini sevmiş ama ne dediğini dinlememişti.
70’lerden 80’lere evrilirken zaman ve 12 Eylül ülkenin üzerinden hızla geçerken Halit Refiğ usta, Kemal Tahir’in ‘Yorgun Savaşçı’ romanını TRT için 8 bölümlük bir dizi yapmıştı.
Yapımın teslimiyle birlikte dizinin asıl hikayesi de başlamıştı. Gizli gri duvarlara çarpan yapım, yakılmıştı. Evet yakılmıştı! Hem de dönemin bürokratları tarafından ya da vesilesiyle… Bir ortamda ağızdan kaçtığı iddia edilen bir sözdü, yakılma meselesi…
Yapılan görev miydi?
Görev kutsal mıydı?
Her görevi yerine getirmek etik miydi?
İnsan kendi doğasına rağmen ve başkalarına rağmen özgür olabilir miydi?
İşin ilginç yanı, kimin yaktığı ya da yaktırdığı net olarak bilinmiyordu.
O zamanlar bir özel kanal vardı. HBB Televizyonu, ‘Yorgun Savaşçı’yı tekrar çekmeye karar verdi. Yakıldığı duyulduğundan bu yana dokuz yıl geçmiş, tarihler 1992 yılını gösteriyordu.
Show TV’de 32. Gün programında ‘Yorgun Savaşçı‘ dosyası açıldı. Yeni bir söylenti daha duyuldu; ‘Bütün kopyalar yakılmamış, elde bir kopya daha var.’
Arayışı kim başlattı bilinmiyor.
TRT’nin yayına hızla hazırladığı dizi 1993 yılının 10 Şubat’ında yayına girdi.
Yer yerinden oynamadı!
Altı üstü resmi tarih ile uyumsuz yorumları olduğu yorumu yapıldı o kadar.
Meclis komisyonları filan da kuruldu. Tutanaklara yansıya tartışmalar ‘Herkes karşıydı ama film yakıldı…’ kıvamında oldu.
Bazı insanlar eksilir, bazı filmler yakılır, etik sana göre/bana göre olana evrilir…
Dünya anlamdan, sanattan, felsefeden arındırılır.
Akıl ilerler, ama ruh daralır.
İoanna Kuçuradi hoca diyor ki; “Özgür olmamakta, özgür değiliz“. Devam ediyor, “Kişi kendini davranışlarıyla seçer ve seçtiği kişi olur.“
Başkalarına, olaylara ya da olgulara ancak kendi baktığımız açıklıktan görebildiğimiz kadar, bir anlam yükleriz.
Buna hata denir mi bilmiyorum, olsa olsa bir kusurdur.
Ve haklıdır Muallim Naci: Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür.