Bu mu 'kamu düzeni'? Bu mu 'devlet otoritesi?'
B

 

Kadri Gursel kelle sbKADRİ GÜRSEL

Türk Hava Yolları Şırnak’ta yaşanan olaylar nedeniyle bu ile uçuşlarını 15 Aralık tarihinde bir gün süreyle iptal etti…

Şırnak’ın Cizre ile Silopi ilçelerinde görevli öğretmenlere 13 Arılık’ta gönderilen mesajlarda, ‘14 ve 16 Kasım tarihlerinde memleketlerinde hizmet içi eğitime alındıkları’ bildirilince görevli 1700 öğretmen bulabildikleri araçlarla bölgeyi terk etti.

Güneydoğunun en büyük ve en önemli kenti Diyarbakır’ın tarihi merkezi Sur’da dokuz gün süren sokağa çıkma yasağı 10 Aralık’ta 17 saatliğine kaldırıldığında, PKK’nın milisleri ile güvenlik güçleri arasındaki çatışmaların neden olduğu yıkımın korkunçluğu da ortaya çıktı.

İşte güneydoğunun son birkaç gününden birkaç enstantane…

Bu nasıl ‘kamu düzeni’, bu nasıl ‘devlet otoritesi’?

Güvenlik sağlanamadığı için uçakların inemediği bir havaalanı ve aynı nedenle öğretmenlerinin toplu halde memleketlerine yollandığı ilçeler…

Bu nasıl ‘kamu düzenini yeniden kurmak’?

Bir de, güvenlik güçleriyle PKK arasındaki yeni ‘çatışma durumu’nun realitesi olan ‘şehir savaşları’nda yakılıp yıkılan il ve ilçeler. Günlerce süren sokağa çıkma yasaklarıyla en temel insan hakları çiğnenerek kolektif cezalandırmaya tabi tutulan, göçe zorlanan sivil halk…

Özlenen ‘devlet otoritesi’ bu mudur?

Siyasi bir tercihin sonucu

Bu noktaya nasıl geldi Türkiye?

Daha da kötüleşmesi mukadder görünen bu felaket tablosu makul kişinin tercihi olamaz. Fakat bu tabloya bir siyasi tercih neden olmuştur.

Hatırlayalım…

İktidar, iş başına geldiğinden bu yana düzenlenen bütün seçimlere PKK ile anlaşması açık ya da zımni yoldan yapılmış çatışmasızlık ortamlarında gitti.

Seçim sandığı dokuz kez kondu önümüze… ‘Kamu düzeni’ veya ‘devlet otoritesi’ni koruma kaygısı bunların hiçbirinde ne PKK ile ateşkese gidilmesine engel oldu, ne de var olan ateşkeslerin bozulmasına yol açtı.

Gelenek, iktidar 7 Haziran’daki seçimi kaybedince bozuldu…  Türkiye, tek parti iktidarının geri alınması için yeniden seçime götürülürken, ilk kez bir seçim öncesinde PKK’ya karşı topyekun savaş tercih edildi. İki buçuk yıldır sürmekte olan çatışmasızlık durumunu sona erdirmenin açıklanan gerekçesi de güneydoğuda bozulan kamu düzenini yeniden kurmak idi…

24 Temmuz’da uçaklar Kandil’deki PKK hedeflerini bombalamaya yollandıktan sonra büyük ve küçük iktidar sözcülerinin ağızından düşmez oldu bu ‘kamu düzeni, devlet otoritesi…’

Diğer taraftan, kalıcı barış getirmesi engellenmiş bir sözde ‘çözüm süreci’ elbette ki ilelebet devam edemezdi…

Ancak bu ‘çatışmalı durum’a geçişin zamanlaması da manidardır. Bunun için 1 Kasım seçimlerinin geride bırakılması beklenmedi.

Oslo görüşmelerinde ise seçim güvenliğini göz önüne almışlar ve ateşkesin süresini 12 Haziran 2011 genel seçimlerinin birkaç gün sonrasına kadar uzatmışlardı.

Çatışmanın seçimlerden üç ay öncesinde başlatılması bir siyasi tercihin sonucudur. Amaç, tek başına iktidarın geri alınması için milliyetçi oyları çekmek ve HDP’yi baraj altına düşürmekti.

‘Kamu düzeni’ ise bu tercihi meşrulaştırmak için kullanılan bir vasıtaydı sadece.

Kürt savaşı neden sürdürülemez?

Bu yeni savaşı sürdürülemez yapan nedenlerden birini 8 Eylül’de al-monitor.com’da yayınlanan ‘Kürt savaşı neden sürdürülemez?’ başlıklı yazımda şöyle izah etmiştim:

“80’li ve 90’lı yıllarda Kürt hareketinin sıklet merkezi kırsal alanlardaydı. 2000’lerden itibaren Kürt sorununun siyasallaşması ve Kürt hareketinin kitleselleşmesine paralel olarak bu sıklet merkezi kırlardan kentlere kaydı. Temmuzda başlayan yeni çatışmanın merkezi dağlar değil, Kürt çoğunluklu güneydoğunun kentleri ve kasabalarıdır. Buralar Kürt partilerinin çok yüksek oranlarda oy aldıkları, taban aktivizminin yaygın olduğu yerleşim merkezleridir. Artık kent ve kasabalarda Kürt hareketi ile Kürtlerin çoğunluğunu birbirinden ayırt etmek imkansızlaşmıştır. ‘Kürt savaşı’ bu sonuncu çatışma için uygun düşen bir tanımlamadır.

PKK’nın oksijensiz bırakılması için 90’lı yıllarda kırsal bölgelerin güç kullanılarak boşaltılmasını andıran bir ‘yanmış toprak’ politikasının günümüzde kent ve kasabalarda uygulanabileceğini düşünmek gerçekçi olmaz.

Mamafih 90’lı yıllarda kırsal kesimde ortaya çıkan yıkım tablosunun bir benzeri, güneydoğunun yerleşim merkezlerindeki güvenlik operasyonlarını sürdürmekte ısrar edilmesi sonucunda da doğabilir. Yerleşim merkezlerinde örgütlenmiş binlerce silahlı milisle güvenlik güçleri arasındaki çatışmaların yaratacağı toplumsal, kentsel ve ekonomik tahribat, ülkenin geri kalanında da istikrarsızlığa neden olabilir. Bu tablonun dünyaya izah edilmesi de kolay olmaz.”

Rejim kendini kilitledi

Aralık ayında ise söylenebilecek şu: Bu savaş politikasının sürdürülemez olduğunu söyleten, kentlerin harabeye döneceği öngörüsüydü. Bu öngörünün bugün maalesef gerçekleştiğini görüyoruz.

Rejim kendini kilitlemiştir. Öncesinde seçim kazanmak için başlatılan çatışma, şimdi başkanlık rejimi hedefi doğrultusunda referandum çoğunluğunu milliyetçi bazda konsolide etmek için sürdürülecek. PKK’nın bu arada tasfiye edilebileceği beklentisi içinde olmak ise gerçekçi değil.

Kentlerin böyle yakılıp yıkılması ayrılıkçı eğilimi daha da güçlendirebilir, şiddeti ülkenin batısına taşıyabilir  ve etnik çatışmalara neden olabilir.

Rusya ile kriz ise PKK’ya büyük fırsatlar sunmakta.

Sürdürülemez politikalarda ısrar etmenin doğal sonucu, Türkiye’nin sürdürülemez hale gelecek olmasıdır.