Ali Özgentürk için: Böyle mi olmalıydı!
A

Ayhan Tinin
Ayhan Tinin
Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. ‘Pupa Yelken Koçluk’ ve ‘Söz Gelir Yazı Olur’ kitaplarının yazarı. Yönetim danışmanı, senarist, oyuncu koçu, dramaturg.

H. AYHAN TİNİN

Sanat da var / Sinema

insanatinart@gmail.com

O kadar çok söyler olduk ki bu cümleyi… Çünkü tek tek azalıyor yurdumun güzel ve aydınlık insanları… Ali Özgentürk de gitti baharın yağmur olup yağdığı bugünlerde, bitti.

Ağır bir uykuda gibiyiz her kayıpla irkiliyor, sonra tekrar derinlere dalıyoruz. Su altı vurgunu yemiş gibiyiz. Yaşayanları da unutuyoruz ölenleri de…

Koskoca Ali Özgentürk, toplumcu sinemanın son direklerinden, ömrünü sanata ve insan onuruna adamış bir güzel adam.

Haberi duyunca ‘At’ filminin o unutulmaz sabah sahnesi geldi aklıma.

El arabalarıyla tek tek çıkıyordu Eminönü’ndeki bekarhanenin insanları, bağırıyordu her biri “Topkapı’ya… Aksaray’a… Sirkeciye…” Sonra başka biri içlerinden bağırıyor “Ekmeğe…” Sabahın ilk ışıkları yıkılıveriyor omuzlarımıza. Sabah selası daha bir hüzünleniyor.

Kimin sesi miydi o? Bilmiyorum ki!

Kamerada Genco Erkal’ın yüzü vardı.

Kameranın arkasında Ali Özgentürk’ün.

Dünyada böyle sanat insanları yaşarken onurlandırılır, bu dünyadan giderken de arkasında yapılmış onlarca söyleşi, gazete ve dergi yazısı, hakkında çekilmiş belgeseller bırakır.

Nasıl bir kuraklığın içine düştüysek; gazetesi, televizyonu gündelik siyasetin gölgesinde. Dört sandalye bir moderatör… Sabaha kadar program zannettikleri şeyi sunuyor, televizyonculuk zannettikleri şeyi yapıyorlar. Bir kısmında da üç saatlik dizilerde çatık kaşlı öfkeli, çapraz kaşlı hüzünlü adamlar ile gündüz vakti gece makyajı yapmış kadınların karton karakterleri…

Sonra haber: Ali Özgentürk öldü.

Hemen yaşıyla birlikte geçiyor haber, anlamı neyse; erken öldü diye üzülmemizi mi bekliyorlar yoksa yaşayacağını yaşamış diye sevinmemizi mi?

O Ali Özgentürk!

Endişe’, ‘Selvi Boylum, Al Yazmalım’, ‘Hazal’, ‘At’, ‘Bekçi’, ‘Su da Yanar’ ve adını sayamadığımız yapıtların babası, kardeşi, can suyu, fikir dostu… Bunlar bildiklerimiz. Bir de bilemediklerimiz var. Yön verdikleri, yüreklendirdikleri, “Sen bunu çekersin, yazarsın” dedikleri.

Toplumcu sinemanın ağır toplarından, son kilometre taşlarından biri…

Kendisini hiç tanımadım.

Papirüs’te, Çiçek’te karşılaştıysak da zaman zaman onun çok hızlı zamanlarıydı, benim de gençlik yıllarım.

Saygıyla ve uzaktan ve imrenerek bakardık. Göz göze gelirsek selamımızı verir tebessüm ederdik, o kadar.

Bugün Adana’da töreni var.

Dün İstanbul’daydı. Dün akşam birkaç dost, anısına ‘At’ filmini tekrar izledik.

Sıkıyönetimlerden askeri dönemlerin ağırlığından bir türlü yakasını kurtaramamış o yıllarda sanat yapmanın, hele sinema gibi pahalı bir uğraşa soyunmanın, her şeyin bir yasakla çöp olabilme riski yaşanırken o senaryoları yazmanın, o filmleri çekmenin ne kadar kahramanca olduğundan bahsettik.

Oysa ‘kahraman’ değil değeri bilinmiş sanatçılara ihtiyacı var bu toprakların.

Her eseri sayfalarca yazılmış, konuşulmuş.

Sonra o yıllar hani ‘Milliyet Sanat’ın, ‘Sanat Olayı’nın, ‘Gösteri’nin daha onlarca irili ufaklı sanat dergisinin; 15 günde bir, her ay gazete bayilerinin önüne asıldığı yıllar, üniversitede dergi okumamanın ayıp sayıldığı zamanlar, sinemalara ve tiyatrolara toplu bilet alındığı günler…

Bize siz öğretmiştiniz Ali abi, sizin yaptıklarınıza bakarak bir duruş, sizin söylediklerinize bakarak bir tavır takınmıştık… Sonra altını doldurabilmek öğrenci harçlığımızın yetmediği kitap fuarlarında ayıp şeyler yapmıştık ama çok kitap okumuştuk.

İyi mi oldu, yenildik mi? Bilemedik.

Ama biliyoruz ki seni, o kocaman Ali Özgentürk’ü, senin gibi nice ustayı ve aydını acılarla yoğurduktan sonra uzak bir bilinmeze emanet ettik.

Senin kadar yaratıcı olamadık.

Yeri doldurulmaz kayıp, acımız büyük!