Bir Cumhuriyet Bayramı söyleşisi: Kamunun iyiliği, erdem ve Açık Radyo…

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

MURAT SEVİNÇ

Cumhuriyet 101’inci yılına, ‘kainatın tüm seslerine açık radyo’nun kapatılmasıyla girdi.

Cumhuriyet hepimiz için son derece değerli, ancak ne yazık ki ‘kamunun iyiliğinin’ gözetilip gözetilmediğine baktığımızda, böyle bir radyonun, kamusal yararı gözeterek yayın yapan bir radyonun kapatılması tam bir felaket. Oysa Cumhuriyet, Açık Radyo gibi ‘kurumların’ kamusal iyiliği hedefleyen yordamında bulur gerçek anlamını. ‘Erdem’, ‘virtu’ orada.

Gelinen yere baktığımızda sudan gerekçelerle, kamusal yayıncılık ilkesini benimseyen bir radyo kolaylıkla kapatılabildi. ‘Yaşasın Cumhuriyetimiz’, fakat halimize de bir bakalım.

Fotoğraflar: Diken

RTÜK, 24 Nisan’da Açık Gazete programında geçen ‘Ermeni soykırımı’ ifadesi nedeniyle Açık Radyo’ya üst sınırdan 189 bin 282 lira para ve beş gün program durdurma cezası vermişti.

Ardından RTÜK, 3 Temmuz’da, yayın durdurma gününün bildirilmesini beklediği için yayına devam eden Açık Radyo’nun lisansını ‘oy çokluğuyla’ iptal ettiğini açıklamıştı.

Açık Radyo 16 Ekim’de kurucusu Ömer Madra’nın konuşmasıyla yayına veda etmişti.

Diken, Açık Radyo’yu ziyaret etti.

Murat Sevinç’in soruları ve Ömer Madra’nın yanıtları şöyle:

Ben bu söyleşiyi Diken’in acar muhabiri sıfatıyla sizinle yapıyorum.

Çok mutlu olduk.

Sağ olun. Aynı zamanda bunu bilmeyen okurlar olabilir; siz Mülkiyeli bir ağabeyimizsiniz. Zamanında Mülkiye’de okumuş, çalışmış, hocalarımla birlikte çalışmış, dolayısıyla hocamsınız ve 12 Eylül’den sonra ayrıldınız Fakülte’den. Bu konuda bir şey söylemek ister misiniz? Yoksa doğrudan Açık Radyo macerası ile mi başlayalım?

Yok, her şey birbirine bağlantılı, herhalde iyi olabilir. Ben biraz gecikmiş olarak istifa ettim çünkü o sırada İsveç’te, Stockholm Üniversitesi’nde serbest bir çalışma yapıyordum.. O yüzden darbe olduğu sırada İsveç’teydim. Ancak dönünce istifa edebildim. 82’de istifa ettim ve bunu dekana da, Necdet Serin’e de söyledim. “Ben bunu akademik özgürlüklerime kabul edilemez bir saldırı olarak görüyorum” dedim. İstifamı kabul etmek istemedi, yapma etme dedi. Hakkını yemeyeyim şimdi, ama kabul etmek zorunda olduğunu ben de kendisine nazik bir dille ifade ettim ve ayrıldım. Ondan sonra bir çalışma daha yaptım. İki sene sonra, göçmen işçiler ve uluslararası hukuk üzerine İngilizce bir kitap yazdım. Onu da orada kalan arkadaşlara hediye gönderdim.

Peki, sonra Açık Radyo’ya kadar? 

1994’te başladı çalışmalar. Ama yayına geçmesi 13 Kasım 1995. 30’uncu yılını idrak edeceğiz yakında. 13 Kasım 1995’te başladık yayına.

Ohannes Şaşkal’ın, radyo açıldığında hediyesi

Peki, Açık Radyo’yu kurdunuz ve bugünlerde mahrum kaldığımız bir yayıncılık başladı. Ben, 2017 yılında KHK ile atıldıktan sonra eşime, doğum günümde illa bir hediye almayı istiyorsa, radyo almasını, evde kullanabileceğimiz bir radyo almasını tercih ettiğimi söylemiştim. Sağ olsun, aldı. Ondan sonra her sabah saat 8’de bizim radyo açıldı ve 95 bandında sizin sesinizle güne başladık. Şimdi birkaç haftadır mahrumuz o günaydın sesinden ve canımız çok sıkkın.

Allah kolaylık versin. (gülüyor)

‘Günaydın kâinat’ cümlesiyle güne başlıyorduk. Şimdi, birkaç haftadır ben Ankara’da, eşim İstanbul’da – sabah sıkıntısı yaşıyoruz. Bu bir alışkanlıktı aynı zamanda. Bizim yaşamımızın, gündelik yaşamımızın bir parçasıydı Açık Radyo ve bu sesler, orada dinlediklerimiz, öğrendiklerimiz. Açık Radyo benim için bir okul, başta iklim krizi olmak üzere pek çok şey öğrendiğim bir okul. Bir okul kapattılar. ‘Kâinatın tüm seslerine açık radyo,’ öyle sıradan bir slogan değil. Hakikaten Açık Radyo Türkiye’de eşi olmayan bir iş. Dünyada ne kadar benzeri vardır, bilmiyorum.

Ben de bilmiyorum.

İlksen Mavituna, Ömer Madra ve Murat Sevinç

Türkiye için çok önemli bir ses. Nitekim kapanınca gösterilen ve hatta davaya ilk aşamadan itibaren gösterilen tepkiden de onca emeğin boşa gitmediğini anlıyoruz. Kapandığı gün buraya toplanan insanlar, -ki toplanamayan on binlerce insan olduğundan da eminim,- çabanızın nasıl bir karşılığı olduğunu gösterdi. Dolayısıyla, isterseniz şimdi sizden Açık Radyo macerası neydi, hedefinize ne kadar ulaştınız; biraz bunu dinleyeyim, sonra iklim meselesine girelim.

Evet, Açık Radyo, müteveffa oğlum Cem Madra ile beraber yaptığımız, aslında ilginç bir çeşit denemeydi. Yani radyo kurmak falan şöyle dursun, bir radyodan içeri ayağımızı atmış insanlar değildik. Ben bir kere Ankara’da bir vesileyle BBC programına katılmıştım Ankara Radyosu’nda galiba. Onun dışında hiçbir şey bilmiyorum. Cem Madra için de aynı şey söz konusuydu ama bir fikri vardı; ‘serbest atış’ yapılabilecek bir gece programı, tuvalete gitmenin sesinin bile duyulabileceği, arada bir bira da tokuşturulabilecek bir program yapalım ve bütün dünya meselelerini konuşup beğendiğimiz şarkıları çalalım dedi, kendisi Fransa’da etnologdu.

Aslında, benim daha eskiye dayanıyor, korsan radyoları dinleyerek başlamıştım gençken. Onların hikayelerine Cem de tanık oldu.  İflah olmaz bir 68’liydim ve o zamanlarda radyo serbest değildi. AM yayınları yapılıyordu. FM yoktu frekans olarak. Ama mesela BBC dışında, kurumsal radyolar dışında Britanya’da da yasak olduğu için, korsan olarak rock devrimini izleyebilmenin yolu Radio Luxemburg denen Lüksemburg radyosunu dinlemekti. O da bir İngiliz radyosuydu. Bütün DJ’leri İngiliz, çok tanınmış.

Lüksemburg’dan mı yayın yapıyordu?

Lüksemburg’dan yayın yapmak zorundaydı. İşte o zaman biz de böyle bir şey yaptık. Hatta hep anlattığım bir hikaye var,buraya da uygun düşeceği için anlatayım. İlk sene kendi listelerimiz vardı. ‘İlk yirmi’ değişir sürekli olarak, biz de yeni duyduğumuz bir şarkıyı yukarılara taşırdık. Ben Radyo Luxemburg’u dinlerken, birdenbire sıfırdan bir şarkıyı, ilk yirmiye dahi girememiş bir şarkıyı, bir numaraya aldım. Harika bir şarkı fakat cızırtı pıtırtıdan kimin söylediğini atlayıverdim. Şarkıcının adını bulamadım bir türlü, ama arkadaşlara sürekli olarak da ‘bir numaraya girdi bu şarkı’ dedim. “Nedir” diye sordular? ‘Love Me Do‘ dedim.

Aman Allah!

İlginç olan, The Beatles’ı dünyada ilk keşfedenlerden biri olmam, Radio Luxemburg sayesinde. ‘Love Me Do’ o zaman hiç popüler olmadı, 22 numaraya kadar yükseldi. Ama The Beatles sonra bu muazzam patlamayı yapınca haftalarca listede bir numarada kaldı.

The Beatles size borçlu o zaman!

Yani müthiş bir şey oldu. Hatta arkadaşlarımla korsan radyo dinlemelerimiz o kadar yoğundu ki dergileri de getirtirdik akrabalar sayesinde. Billboard ve NME vardı yani, New Musical Express. Onu da bizim bir akraba gönderirdi. İlk 20’ler, ilk 100’ler falan. Sonra biz TRT’ye, radyoya gittik, İstanbul Radyosu’na arkadaşım Raphael Kanza’yla. “Biz iyi biliyoruz bu rock müzik işini, program yapalım mı?” dedik. Birisi bizi kabul etti, dinledi. Adamcağız, “Biz sizi sonra ararız” dedi.

Aradı mı?

Hayır, aramadı! Öyle bir maceraydı yani radyo maceramız, ta oralara kadar gidiyor. Ama radyonun büyük gücünü, o saatlerde de sadece müzik, rock’n’roll devrimini filan da, ana babalarının kontrolünden çıkan çocukların şeyi olarak görüyorum ben. Rock’n’roll aslında serbest kalmalarının ifadesiydi ve blues’dan doğan, aslında köle müziği olan blues’un dönüştürülmesiydi. Bunları sonradan öğrendim tabii, sonradan idrak ettim diyelim ve o radyo izi hep kaldı. Biz de bu müzik programını yapalım dedik. Radyoaktif adında çok hoş bir radyo kurulmuştu, onlar ‘peki’ dediler ama her hafta git gel, saatlerce sürecek, uçakla mı gideceğiz, otobüsle mi belli değil, sonra yapamadık onu. O zaman da Cem, – benden daha az kaçık olmayan oğlum – “O zaman kendi radyomuzu yapalım, kuralım” dedi. Böyle bir fikir. Ondan sonra da hep anlatmaya çalıştığım şekilde oldu. Ben de, “Neden olmasın” dedim onun kadar tuhaf düşüncelere sahip olduğum için olsa gerek, bu işe giriştik. Benim bir fihrist defterim var, üstünde de ‘fihrist’ yazıyor, bakkal defteri. Bin kişilik bir telefon listem vardı ve oradan taradık – kim bize radyo kurmakta yardımcı olur? Her şey inanılmaz bir hızda gelişti.

Yıl kaçtı bunu yaptığınızda?

1994. En ilginçlerinden birisi de, bana “Atilla Aksoy’a da gitsen çok iyi olur” dediler – eleştirmen ve aynı zamanda reklamcı. Bir sürü insanla konuştuktan sonra Atilla Aksoy’a gittim. Merhabalaştık, tanışmıyorduk. “Ama ben sizin babanızı tanıyorum, benim babamı tedavi eden büyük hematolog Muzaffer Aksoy” dedim. “Bir de amcanız, Muammer Aksoy hocamdı” dedim. Muammer Aksoy, anayasa, hukuk falan anlatmadı unutulmaz derslerinde. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin açılış derslerinde bitmez tükenmez bir şekilde, bir tek şeyin önemi olduğunu anlattı: metodoloji. Bugüne kadar ben de acizane aynı fikirde olduğumu söylüyorum. Biraz da böyle tuhaf tavırları olan biriydi. Alman eğitimi metodolojisiyle çok net konuşuyordu. Ben de bunları Atilla Aksoy’a biraz anlattım. Tanışmıyoruz ama amcanız böyle biriydi filan dedim. O da “Bırak siz biz demeyi, sen diyelim” dedi. “Radyo konuşurken de şunları düşündük biz daha önce size gelmeden” dedim. Ondan sonra başladım. İlk maddesi şöyle olur dedim, “Tamam” diyerek yanıtladı ve kapattı defteri! “Şimdi şunları arayalım” dedi. Öyle bir tipti o da, amcasından kalma bir kavrayışla olsa gerek – metodik. Çok hızlı gelişti aslında,  tamamen kolektif,  herkesin eşit biçimde hareket edebileceği ve dünyadaki bütün konuların konuşulabileceği, kaynak olarak da herhalde ilk günden itibaren hep o kolektiflik, o destek sürdü… Mümkün olduğu kadar da reklamlara çok fazla bağlı kalmamaya  çalıştık ve böyle gitti. Şaşılacak bir yankı bulduğunu söyleyebilirim.

Bu kapatılma meselesine, bir an için günümüze dönecek olursak… Haber alma hakkı ‘kapatılmış’ oluyor. Medya son derece kısıtlı – yalnız Türkiye’de değil, dünyanın da pek çok yerinde büyük basın organları ölüm kalım diyebileceğim meseleleri es geçiyor ve bunu da cehaletinden değil, sistemin baskısından dolayı yapıyor. Zenginlerin, büyük zenginlerin elinde olan medya. Son ABD seçimlerinde çok net olarak gördüğümüz bir şey de bu. Washington Post gibi, dünyanın en kıdemli yayın organlarından birinin de bu halde olduğunu söyleyebiliriz. Yani Jeff Bezos’un elinde, dünyanın en zengin insanlarından birinin elinde. Kamala Harris’i destekleyen baş editörü görevden aldırdı Bezos. Yani Amerika’daki medya özgürlüğü de bu halde.

Biliyorsunuz, Musk birer milyon dağıtıyor ‘seçilmiş’ Trump seçmenlerine.

Evet. Benim kafamda her zaman, tamamıyla özgür düşünen ve kanuni sınırı, anayasal ve hukuk sınırları içinde kalan her şeyin konuşulabildiği, felsefeden sosyolojiye, gerektiğinde matematikten siyasete her şeyin konuşulabileceği, bütün müzik türlerinin, kaliteli müzik türlerinin çalınabileceği bir radyo vardı.

Günün herhangi bir saatinde radyoda Hrant Dink’in sesini duymak, Açık Radyo ile ilgili söylediklerini dinlemek, ya da Yaşar Kemal’i işitmek insanı mutlu ediyor böyle bir ülkede. Yani bir de bu hoşluklar var Açık Radyo’da, sadece haber değil; artık yaşamayan, ama bu ülke ve kültür için çok önemli insanlar da radyoda bunca zaman yer aldı ve sesleri yankılanıyor.

Evet.  İlk ‘manifesto’ denilen metnimizi Haziran 95’te yayınladık, bunu net olarak ortaya koyduk. İstersen ona da azıcık değineyim, yani ‘eğlenemiyoruz’ diye başlayan manifestoya. Manifestonun ilk kelimesi ‘eğlenemiyoruz…’ “Radyo, televizyon, gazete, dergiler sıkıcı ve vasat. Hepsinden öylesine kuru bir gürültü çıkıyor ki sonuçta bir kakofoniden başka bir şey doğmuyor.” Kakofoni tırnak içinde tabii, bir anlamda, kitle iletişim araçlarının gerçek bir iletişimsizliğe yol açması gibi bir paradoks söz konusu.

Hrant Dink ödülü…

İletişimsizliği şu anda bütün alanlara yaymak mümkün değil mi!?

Mümkün tabii.

Siyaset için bir manifesto, ‘konuşamıyoruz’ sözcüğüyle başlayabilir. Akademi için, ‘düşünemiyoruz ve tartışamıyoruz’ sözcükleriyle başlayabilir.

Öyle. Eğlence toplumu, çok temel bir kavram. Bence devrimci bir kavram. Dolayısıyla, yeni bir radyoya ihtiyaç vardı. Ne işe yarar? Zeki, duyarlı ve nazik insanları bir araya getirmeye, yüz bin kişilik sürekli bir parti yapmaya, demişiz. Ki, bu da gerçekleşti doğrusunu isterseniz. Olabilecek en doğrudan teması kurmaya çalışan, belli bir fikri ve kültürel yapısı olan insanların bir arada olacağı bir platform sağlamaya, bir platform olmaya açık… Bu insanları demokratik, özgür ve kaliteli bir mecra çevresinde bir araya getirmeye, sağduyuya dayanan bir ortaklaşmaya, kısacası nefes alıp vermeye, temiz hava solumaya… Epeyce ‘erken’ teşhisler gibi görünüyor. Haysiyetli işler yapmak lazımdı. Bence en vurucu kelimesi bu olmuş manifestonun: Erdem. “Bir parantez olsa da dünyadaki meraksızlık sendromuna geçici bazı çareler getirmeye çalışabiliriz, size bir şey vermek istemiyoruz ve mümkün olduğu oranda sizden bir şeyler almak istiyoruz, çünkü bu bizim ortak projemiz” dedik Haziran 1995’te.

Ve böylece başladı.

İlk gün Cem’le birlikte, “Merhaba kâinat, bugün kâinatın en önemli haberi Açık Radyo’nun açılmış olmasıdır” dedikten sonra Cem bir ufak ilavede bulunuyor, “Bir de kayak mevsimi açıldı” diye – radyonun temel üslubu da bu şekilde belirlenmiş oldu! “Ne mevsimi?” diye soruyorum, o kadar inanamıyorum ki duyduğuma canlı yayında, henüz ilk yayındayız. Hemen anlatıyor o da, “İsviçre’de, Alplerde kayak mevsimi başlamış” falan diye… Radyonun karakterini belirler diye umduğumuz, çaldığımız iki parçadan da bahsetmek istiyorum. Biri, Neşet Ertaş’tan ‘Kendim ettim, kendim buldum’ türküsü ve ikincisi de The Coasters grubundan ‘Yakety Yak’. Yani bütün yapacağımız şeyin lagaluga olduğunu göstermek için, ama bizim lagalugamız biraz daha kaliteli oldu. Ondan sonra Cem birkaç ay kaldıktan sonra “Ben gidiyorum” dedi. “Nereye?” dedim. “Bosna’da savaş devam ediyor, ben biraz ona bakacağım” filan dedi. “E peki, Açık Gazete ne olacak?” dedim. “Bilemem” dedi. İlk kurguladığımız program dışındaki bütün programlar tamamdı, ama Cem ile düşündüğümüz şey asla olamadı. O gittikten sonra biraz çaresiz kaldım, çok örgütlü çalışan biri değilimdir zaten.

O sırada diğer programcılar var mı?

Var tabii. Bu arada, ‘Savaşa Karşı Barış- Bosna Günlüğü’nü de, Saraybosna’da Cem kurguladı. Oradan, Saraybosna’dan telefon bağlantısıyla keskin nişancıların dehşet açan sesleri eşliğinde nasıl bir yaşam olduğunu aylarca dinledik. Böyle başladık işte.

Bugün herhalde çok daha vahim olanı, canlı yayında Gazze’den izliyoruz.

Evet ve hiçbir gazete, hiçbir televizyon, hiçbir radyo doğru dürüst vermiyor, İsrail’deki hiçbir şey verilmiyor. Radyo ve televizyon haberciliğinin belki de en kötü dönemini yaşamaktayız, benim kanaatim böyle. Yeryüzündeki kesinlikle en büyük sorunu; bütün canlılar aleminin artık yok oluşa doğru hızla gitmekte olduğu bu küresel iklim değişikliği meselesi. Çok az yerde konuşuluyor ve işte Açık Radyo’nun, Açık Gazete’nin filan kapatılmasının yarattığı böyle büyük bir eksiklik var.

O zaman bu konuya gelelim, çünkü benim Açık Radyo’dan en çok öğrendiğim şeylerden biri iklim krizi, hatta iklim sorununu tek dinlediğim yer Açık Radyo oldu bugüne dek.

İklim kriziyle ilgili ilginç bir anekdotu paylaşayım sizinle. Yıllar önce Dinçer Demirkent ile birlikte Mülkiye’de meraklı öğrencileri bir sınıfta bir araya getirip haftada bir kez, temel hak ve özgürlüklerle ilgili konularda kendi aralarında tartışmalarını sağladık. Daha sonra bunları çözüp kayıtları birer tutanağa dönüştürdük. ‘Mülkiye Öğrencileri Anayasal Sistemi Tartışıyor 1’ başlıklı bir kitap Mülkiyeler Birliği’nden yayınlandı ve PDF’si de internete konuldu. Bu ilk ve sondur Türkiye’de, yani öğrenciler anayasa konularını kendi üsluplarınca tartıştılar, biz de bunu yayınladık. Hakikaten iyiydi. İşte o tartışmaların birinci ya da ikincisine bir öğrenci geldi ve “Ne düşünüyorsunuz?” diye sorduğumda, “Niye Anayasa tartışıyoruz Allah aşkına?” şeklinde bir çıkış yaptı, “Bence gereksiz bunları tartışmak” dedi. Ben de “Derdin ne senin?” diye sordum. “İklim krizi var. Hayvanlar ölüyor, doğa kirleniyor, su kirleniyor. Siz burada oturmuşsunuz anayasa tartışıyorsunuz” yanıtını verdi. Söyledikleri mantıklıydı ama o sırada biz de başka bir şey yapmaya çalıştığımız için çocuğa sinirlenmiştim. Bir-iki toplantıya daha geldi, sonra vazgeçti. Yıllar sonra, o öğrencinin haklı olduğunu düşünmeye başladım. Doğru bir şey söylemiş aslında, yani nefes alamayacağımız gerçeği ile yüz yüzeyken, başka her şey anlamını yitiriyor.

Bizim Manifesto’da kısaca, ‘nefes alıp vermekten, temiz hava solumaktan’ söz ediliyordu.

Evet… şimdi bütün iklim sorunlarını ve uyarıları her gün dinlediğim Açık Radyo artık yok. Türkiye’de bu konuya eğilen başka bir yayın organı yok; inanılır gibi değil hakikaten. Bu kadar önemli bir konuyu her gün anlatan, öğreten, işleyen tek yayın organıydı. İsterseniz iklim meselesinden devam edelim.

Cumhuriyet Bayramı’nda yayınlanacak bu söyleşi. Haysiyetli işler yapmak lazım, diye başlayan bir manifestoydu o. En temel meselelerin konuşulmaması haysiyetsizliktir aslında – erdemsizlik. Montesquieu’nün de en çok üzerinde durduğu şey herhalde erdemdi değil mi?

Burada sözünüzü keserek bir parantez açayım mı? Bu söyleşiyi özellikle 29 Ekim’de, Cumhuriyet Bayramı’nda yayınlamak istememin nedeni de bu. Anayasacılar, anayasa hukukçuları cumhuriyet kavramına ilişkin sıkıcı/klişe ama doğru bir tanım yapar: İki devlet biçimi vardır, cumhuriyet ve monarşi. Birinde soy esası, diğerinde de seçim geçerlidir vs. Dolayısıyla Türkiye’nin devlet biçimi, devlet başkanı seçimle geldiği için cumhuriyet. Ancak, bir cumhuriyetin bu sıfatı hak edip etmediğini anlayabilmenin bir yolu, kavramı anayasa hukukçularının elinden kurtarıp siyasal düşünceler tarihine bakmak. Roma Cumhuriyeti, Machiavelli’nin Cumhuriyeti… Fransızların, devrimcilerin, Robespierrelerin cumhuriyeti… Latince, İtalyanca, Fransızca, ‘erdem’ kavramı cumhuriyetin özünde yer alıyor. Respublika, kamunun iyiliğidir. 29 Ekim’de bu söyleşiyi özellikle yayınlamak istedim, Cumhuriyet’in 101’inci yılı olduğu için. Cumhuriyet hepimiz için son derece değerli, ancak ne yazık ki ‘kamunun iyiliğinin’ gözetilip gözetilmediğine baktığımızda, böyle bir radyonun, kamusal yararı gözeterek yayın yapan bir radyonun kapatılması tam bir felaket. Oysa Cumhuriyet, Açık Radyo gibi ‘kurumların’ kamusal iyiliği hedefleyen yordamında bulur gerçek anlamını. ‘Erdem’, ‘virtu’ orada.

Evet… Montesquieu’nun temel kitabı, hukukun en büyük anıtı sayılan, hâlâ da geçerli olan eserinde, cumhuriyetin ve hukukun en temel değeri olarak ‘erdemi’ koyuyor.  Şimdi bakıyoruz mesela, iklim diyeceğiz ama ‘ne iklimi’ diyerek küçümseyebilirler. Bu sabah, son birkaç günlük haberlere baktım bu söyleşi için.

Açık Radyo kapatıldığı için dinleyemediğimiz haberler.

Dinleyemediğimiz, haber almak hakkının elimizden alındığını düşündürten… Mesela dün The Guardian’da şu haber vardı; dünyadaki en zengin elitin, yüzde 1’in karbon salımları dünyada açlığı, yoksulluğu ve ölümleri, açlıktan ve yoksulluktan ölümleri katbekat arttırmış, bu net hesaplanmış. Lüks fiyatlar, binlerce kişinin aldığı dev tekneler, özel jetler ve bütün kirli endüstrilere yapılan yatırımlar dünyanın en zengin insanlarının küresel iklim değişikliğini, küresel ısınmayı 1,5 derece artış hedefinde tutabilmeyi imkansız kılıyor.  Net sıfır hedefine ulaşacağız diyor ama net sıfır diye bir şey olamıyor. Bugün Açık Gazete olsaydı bu haberle başlayacaktık herhalde. İkinci haberimizde İsrail’in Gazze’deki saldırılarında 70 kişiyi öldürdüğünü anlatacaktık. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri de canlı yayında ve üstelik arkasında alev alev yanan, bombardımandan yanan yerlerin görüntüsüyle, sivillerin hayatının dayanılamaz hale geldiğini ve bütünüyle yok olacaklarını anlattı. Televizyon kaydından bahsediyorum ama bundan da bahseden yok bugün. Şirketler, karbon salım hedefleri açısından yalan söylüyor; önde gelen iklim bilimcilerden 60’ının, yani benim en az 40’ına da atıf yaptığım isimlerden 60 üst düzey bilim insanı, “Bu yalandır, olmuyor, şirketler engelliyor” diyor. İklim krizi ile mücadele etmek için sahte ümitlerden vazgeçmek gerekir mi gerekmez mi, diye bir tartışma var. Bize Greta Thunberg de zarif bir ziyarette bulundu biliyorsun. Dünyanın en önemli iklim adaleti aktivistlerinden ve onunla da konuştuk. Hatta bir mülakat yaptık ve yeniden açıldığımızda o mülakatı yayınlayacağız. “Liderler düzelecektir, merak etmeyin.” Siyasetçiler böyle şeyler söyleyebiliyor, ancak araştırmalar, durumun vahametinin farkında olan insanların kolektif eylemlerle sonuç alabileceğini, yapılması gerekenin birarada hareket etmek olduğunu ileri sürüyor. Jonathan Watts’ın bu yönde ayrıntılı bir analizi yayınlandı. Kendisi en nadide iklim bilimi editörlerinden biridir ve yazısı birkaç gün önce yayınlandı.

Uluslararası bir birliktelikten/örgütlenmeden söz ediliyor herhalde.

Evet… Mesela şöyle bir haber de var, o da bugün Yeşil Gazete’den aldığım bir şey; koruma altındaki alanlarda biyoçeşitlilik daha hızlı azalıyor diye. Yani dünyanın içinde bulunduğu durumu bunlar gösteriyor; biz anlatabilir miyiz diye düşünüyorum, yani en temel meselemiz bu. Şimdi bunları konuşmaktan yoksun kaldık. Övünçle söyleyeyim ki, dostumuz ve programcımız Ümit Şahin’in benimle yaptığı 26 saatlik nehir söyleşiden oluşan ve 2007’de iki baskı yapan Niçin Daha Fazla Bekleyemeyiz: Küresel Isınma ve İklim Krizi kitabını tekrar gözden geçirdim bu söyleşimiz için ve orada, neler olup bittiğini Greta’dan epey önce dile getirdiğimizi gördüm. Örneğin, Can Yiğitler, Açık Radyo’daki bir programcımız, henüz 11 yaşında küresel ısınmaya kafasına takmış gençlerden biriydi ve dinleyici destek programında konuk etmiştik. Ben daha konuyu açmadan kendisi, bu ‘indirimli uçuşlarla’ bu iş olmaz, düzelmez, iklim düzelmez demişti, henüz 11 yaşındayken.

Kaç yılında söylüyor bunu?

2006’da. 2008’de, 15 yaşındayken başlamıştı iklim eylemine. Bir de Ada Defne Dokuzoğlu var. Onun da bir sözü var. Ada diyor ki, “Eğer insanlar ikna olursa başarabiliriz ama ben insanların rahatından vazgeçmek isteyeceklerini sanmıyorum. Konfor bölgelerinden çıkmak istemiyorlar.” İkisinin söylediği şey de aynı. Çocukların bu konudaki duyarlılığı kesinlikle yetişkinlerden fazla. Bunu Greta’dan ve diğerlerinden, Atlas Sarrafoğlu’ndan da gördük. Atlas Sarrafoğlu, henüz 11 yaşında, arabada Açık Gazete’yi duyunca ve Greta’yı da öğrenince (ki Greta’yı dünyada ilk öğrenenlerden biri bizdik, iki gün sonra tek başına İsveç Parlamentosu önünde iklim grevine gittiğinde biz yayına aldık) iklim aktivisti oldu. 12 yaşından itibaren ve şimdi 17 yaşında. Beş senedir program yapıyor Atlas Sarrafoğlu ve seni de çok ilgilendirecek bir şey yaptılar; iki genç hanımla birlikte hem Bakanlığı, hem de Cumhurbaşkanlığını, iklim/çevre konusunda yeterince tedbir almadıkları gerekçesiyle dava ettiler!

Atlas mı yaptı bunu?

Atlas ve iki arkadaşı. İki arkadaşıyla birlikte, biri Seren Anaçoğlu, diğeri Ela Naz Birdal. İşte RTÜK kararıyla tüm bunlardan da yoksun bırakılmış oluyoruz, haber alma hakkından, genç nesillerin haber alma hakkından.

Bir yayın organı kapatıldığında bu durum yalnızca oradaki çalışanları, yayın yapanları ilgilendirmiyor, dinleyicileri ilgilendiren bir durum asıl olarak. Benim bir yurttaş olarak haber alma hakkım engelleniyor bu kararla.

Cumhuriyet Bayramı’nda konuşabileceğimiz en önemli şeylerden biri bu bence de.

Bu yüzden, bana kalırsa 101’inci yılda geldiğimiz yeri düşünmek durumundayız. Sudan gerekçelerle, kamusal yayıncılık ilkesini benimseyen bir radyo kolaylıkla kapatılabildi. ‘Yaşasın Cumhuriyetimiz’, fakat halimize de bir bakalım.

Birkaç şey daha söylemek istiyorum. Bilim insanlarının, -ki aralarında muazzam önemli insanlar var tanıdığım- ve korunma altındaki alanların biyoçeşitliğinin hızla azaldığını dile getirmesi çok önemli. Benim, ‘Alice Riyalar Diyarında’ diye adlandırdığım bir sahtelikle  yüz yüzeyiz. Hükümetler, büyük şirketlerle ortaklık içinde, “Her şey çok iyi olacak, merak etmeyin” diyorlar. “Koruma alanlarına sadık kalıyoruz, düzelteceğiz” filan deyip, tam tersini yapıyorlar. Son 20 yıl içinde türlerin yüzde 70’inde azalma, yok olma söz konusu. Yok oluşa gidiyoruz ve bunun haberi bile yapılamıyor. Üst düzey 380 iklim bilimcisine soruyorlar The Guardian’da, The Guardian gazetesinin son derece ayrıntılı bir araştırması var, beş ay önce yaptı. “Gelecek hakkında ne düşünüyorsun?” diye soruyorlar ve “Dehşet içindeyiz” yanıtını alıyorlar. “Ama umudu kesmiyoruz, mücadeleye devam edeceğiz. Mahkemelerin ve şirketleri finanse eden bankaların önünde durmaya  devam edeceğiz” diyorlar.

Son birkaç cümle de, Açık Radyo ile ilgili olsun. Açık Radyo’nun büyük başarılarından biri, dinleyicilerinden gördüğü muazzam destek oldu. Bu hakikaten pek görünmeyen bir şeydi. Şair Haydar Ergülen, emekli olmadan önceki günlerde evdeki kediler dinlesin diye, kendisi evde yokken Açık Radyo’yu açık bıraktığını söyledi, örneğin. Bir de, Açık Radyo’nun kitapları var tabii. 30 kitap çıkarmışız 30 yılda. Müzik de var, sosyoloji de var, bilim de var, ya da örneğin Kokular kitabı da var. Açık Radyo’nun ödüllerinin de haddi hesabı yok. Son ödülü kapanma kararından bir gün sonra aldık;  Basın Özgürlüğü Ödülü. Ama sağlıkta ve mimaride aldığımız ödüller de var. Bir de Açık Radyo’nun konukları; dile kolay, tam 26 bin konuk ağırlamışız.

Müthiş bir rakam.

Hem dünyada, hem de Türkiye’den olabilecek her daldaki edebiyatçı, sanatçı, fikir insanı, siyasetçi ve aktivisti ağırlamışız.

Ömer Bey, ben bir süre sonra bu ayıbın sona ereceğini düşünüyorum, diliyorum ve herhalde sizin de umudunuz bu yönde. Biz dinleyiciler size çok şey borçluyuz, hakikaten çok şey borçluyuz. Teşekkür ederim, kendi adıma, Diken okurları ve bütün dinleyicileriniz adına. Cumhuriyet Bayramınız kutlu olsun. Daha güzel günler, Cumhuriyet’in anlamına uygun bayramlar dileyelim.

Çok teşekkürler Murat, her gün konuşalım.

Tabii ki, büyük mutlulukla. Çok teşekkür ederim, sağ olun.

Hukuksal Süreç:

Değerli İlksen Mavituna ile hukuksal süreci konuştuk. İlksen Bey’in anlattıklarını özetlemek istiyorum: 

Malum, yayında bir konuğun sarf ettiği ve artık herkesin bilgi sahibi olduğu bir cümle nedeniyle bir ceza verildi. Konunun ifade özgürlüğü kapsamında olduğuna kuşku yok. Radyo, cezanın öğrenilmesinde elektronik tebligat sistemi sebebiyle bir teknik aksama yaşadı ve para cezasını ödememize rağmen yayın durdurmadığımız için bizi lisans iptaliyle karşı karşıya bıraktı. İlk dava sürerken ve itirazımızın sonunda bir YD (yürütmenin durdurulması) kararı verilmişken, Temmuz ayında verilmiş olan iptal kararı bize henüz iletilmemişti. Fakat yaklaşık iki ay kadar sonra RTÜK’ün itirazını yeniden değerlendiren mahkeme, oybirliğiyle, bu kez YD kararının kaldırılmasına karar verdi. Bunun üzerine Temmuz’da RTÜK tarafından alınan lisans iptal kararı tarafımıza hızla tebliğ edildi. Bu karara karşı hemen dava açtık tabii. İtirazımızın süratle karara bağlanacağını umut ediyoruz.

Dolayısıyla iki yol görünüyor: Bir an önce açıklığa kavuşmasını beklediğimiz lisans iptaline dair değerlendirmenin olumlu sonuçlanması halinde frekans yayınımıza yeniden dönebiliyoruz. İkinci yol ise çok daha uzun: İlk dava sonucunda mahkeme bizi haklı bulursa, frekans hakkımızı yeniden kazanıyoruz. Fakat davanın ne kadar süreceğini bilmek olanaksız. Eğer çok uzarsa, davayı kazansak da ‘geri dönecek’ bir frekans bulamayabiliriz. Farklı gerekçelerle kapatılan pek çok radyo, davayı kazansalar da, üstelik bu konudaki AYM kararlarına rağmen dönecek bir frekans bulamadı, bu çok hayati bir sorun. FM yayınlarıyla/bandıyla ilgili teknik bir mesele.

Unutmadan, ilk davadaki YD iptaline de itiraz ettik. İki itirazımız da henüz sonuçlanmadı. Dijital yayının mümkün olup olmadığı konusunda, teknik meselelere hiç görmeden şunu söyleyebilirim: Karasal yayın lisansının iptalinden kaynaklı olarak, eş zamanlı dijital yayın yapma hakkı da iptal edildi.