Bir atkının iki ucundaydı aşk ve hayat!
B

Ayhan Tinin
Ayhan Tinin
Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. ‘Pupa Yelken Koçluk’ ve ‘Söz Gelir Yazı Olur’ kitaplarının yazarı. Yönetim danışmanı, senarist, oyuncu koçu, dramaturg.

Bugün Paris’in rüzgarlarında bir şal savruluyorsa, Moskova’nın karlı ve sisli yılbaşı gecelerinde atkısına sarılmış bir şairin ayak sesleri yankılanıyorsa ölmeyen bir aşkın hayaletleridir birbirini arayan…

Kadın İrlanda kökenliydi.

Asi tabiatını, özgürlük ve dansı yeniden var etme tutkusunu buna borçluydu belki…

Adam Rusya steplerinden bir köylüydü.

Sanat tutkusu onu Moskova’ya getirmiş, kuvvetli kalemiyle ünlü şair Mayakovski’nin de dahil olduğu yeni imge akımı içinde, olağanüstü şiirleriyle kendini sanat çevrelerine kabul ettirmişti.

Kadın Amerika’da yoksul ve dul bir müzik öğretmeninin çocuğu olarak büyüdü. Klasik konser müziğini muhteşem bir dansa dönüştürdü. Ancak klasik bale değildi yaptığı… Muhalif bir antik dönem tutkunu olarak kiton ve tunika giysileri içinde dönem danslarını yeniden yorumladı.

Londra, Paris, Berlin ve Moskova danslarını izlemek için çıldırıyor, Lenin dans akademisi açması için Moskova’ya davet ediyordu bu çıplak ayakla dans eden kadını…

Tek kelime Rusça bilmiyordu.

Ancak “Ben kitleler için, sanatıma ihtiyaç duyan ve beni izleyebilmek için bilet almak adına para biriktiren insanlar için dans etmek istiyorum. Ve bunu bedava yapmak istiyorum” diyordu.

44 yaşındaydı, Moskova’da dans okulu kurdu.

Çıplak ayakla dans ederken bedenini bir manifesto gibi kullanıyordu.

Adam ise Bolşevikleri destekleyen, gencecik, yakışıklı, hırçın ve çocuk ruhlu bir şairdi. Şiirleri her sosyal ve kültürel katmandan okuyucuları heyecanlandırıyor; bütün Rusya’nın acısını içinde taşıyordu.

Yoksulluk, savaşın kanı, devrimin sancıları… Sergey’in şiirlerinde birer yara izi gibi akıyordu.

İçkiyle susturduğu öfkesi, kadınlara sarılarak unutmaya çalıştığı yalnızlık korkusu… Sert bakışlarının ardındaki kocaman çocuk, küçücük dünyasından geldiği şehrin arenasında hissettiği agorafobiyi anlatıyordu.

Isadora da yaralıydı. Hiç evlenmemişti ama Paris Singer’le birlikte yaşarken iki çocuk dünyaya getirmiş, ikisi de bir kaza sonucu Seine nehrine düşüp boğularak ölmüştü. Bundan sonra hayatı baş aşağı gitmeye başlamış, hızla kilo almış, içkiye yaklaşmıştı.

Isadora Duncan ve Sergey Yesenin!

Ressam Georgi Yakulov’un evinde bir davette karşılaştığında biri hayatın spotlarına yeni yeni gülümserken diğeri bir pervane gibi ününü ve ömrünü tamamlıyordu.

Ve iki kocaman yalnızlık, ağır metal uğultular çıkartarak çarpıştı.

Amerikalı dansçı bir kadın ve Rus bir şair.

Yalnızca bu tanım bile sıradan olmayan, belalı bir aşkın ateşini tutuşturuyor, korkutucu bir depremle hassas iki ruhu da sarsıyordu.

Aslında belki de Isadora için sanatının yeniden doğmasına yarayacak bir kıvılcımın tetiklenmesiydi.

Çünkü ömründe ilk kez evlenmeye karar verdi.

Bize mutluluk dileyin‘ diye yazdılar davetiyelerine… Ama mutlu oldukları kadar mutsuz, güldükleri kadar ağlamaklı, yükseldikleri kadar yere savruldukları bir aşk ve evlilik yaşadılar.

Her anları birbirlerini yıkan ve var eden bir şiddetin eseriydi. Aslında o aşk, iki ruhun birbirine yaslanma çabasıydı ama birbirlerini taşıyamadılar. Birbirlerinden başka çareleri yoktu. Çünkü bazı yaralar sarılmaz, yalnızca başka bir yarayla iyileşir.

Isadora, Sergey’in öfkeli acılarını dindirmek istedi. Öfkesine hayrandı aynı zamanda… Sergey, Isadora’nın özgür ruhunu kıskandı. Birbirlerinin hem sığınağı hem savaş alanı oldular.

Sonları da birbirine benzedi.

Ayrılmışlardı tabii… Bir Fransa’da, diğeri Moskova’daydı.

İpek bir atkının iki ucundan tutuyorlardı.

Isadora yeni sevgilisinin üstü açık arabasıyla Nice kıyılarında hızla giderken boynundan hiç çıkartmadığı kırmızı atkısı aracın tekerleklerine dolandı. Boynu kırılarak öldü. Tarih 14 Eylül 1927’ydi.

Sergey ise iki yıl önce, Isadora’nın geri dönmeyeceğine emin olduğu bir yılbaşı gecesi Moskova’da, Isadora’nın hediye ettiği atkısıyla kendini asmıştı. Ölmeden önce bileklerini kesip kanıyla son mısralarını yazmayı da ihmal etmemişti.

Bugün hala Paris’in rüzgarlarında bir şal savruluyorsa, Moskova’nın karlı ve sisli yılbaşı gecelerinde atkısına sarılmış bir şairin ayak sesleri yankılanıyorsa biz bu ölmeyen aşkın hayaletlerini tanıyoruz.

Ölümün ve unutuluşun bile silemediği iki hayalet.

Bazen aşk anlatılırken abartıldığı sanılır. Ama Isadora ile Sergey’in hikayesinde abartı diye bir şey yok. Onlar hayatın en uç noktasında yaşadılar.

Aşk belki en çok onların hikayesinde bu kadar çıplak, bu kadar sahici, bu kadar ölümcül oldu.

Kaderlerine dans, şiir ve bir atkı dolandı. Hepsi o kadar!