Başka bir şehrin zamanından İstanbul

SEVGİ UÇAN ÇUBUKÇU*

Messina, Sicilya’nın kuzeydoğusunda, Messina Boğazı kıyısında yer alan, yaklaşık 221 bin nüfuslu bir üniversite şehri. 30 bine yakın üniversite öğrencisi ve 12 bin göçmen sakiniyle şehir, resmî nüfusundan daha genç, hareketli ve kozmopolit bir görünüm taşıyor. Ekonomisi daha çok kamu hizmetleri, eğitim, sağlık, ticaret, ulaşım, liman faaliyetleri ve turizme dayanıyor.

Daha önce de kısa süreli ziyaretlerde bulunduğum bu şehri tanıdığımı söylemek için elbette erken. Bu tür geçici ziyaretler, bir şehrin tarihini, toplumsal yapısını, sınıfsal ilişkilerini ya da siyasal kültürünü anlamaya yetmeyebilir. Üstelik burada geçirdiğim zaman, bir turistin yüzeysel bakışından biraz farklı olsa da henüz içeriden bir gözlemci olduğumu da söyleyemem. Yine de başka bir ülkede, başka bir şehirde bir süreliğine de olsa yaşamak, insanın kendi ülkesini ve şehrini farklı bir gözle görmesini sağlıyor.

İstanbul’dan ayrıldığımda onu geride bıraktığımı düşünmüştüm. Oysa öyle olmuyor. Burada, gündelik hayatın küçük ayrıntılarında İstanbul yeniden karşıma çıkıyor. Kahve içerken, sokakta yürürken, meydanlarda dolaşırken, alışveriş yaparken zamanın nasıl yaşandığını fark ediyorum. Bu nedenle Messina bana yalnızca burayı değil, aynı anda İstanbul’u da düşündürüyor. Farklı olan ise İstanbul’a kendi içinden değil, başka bir şehrin zamanından bakmam.

Fotoğraf: Pexels

Gündelik hayat çoğu zaman üzerinde fazla düşünmeden yaptığımız şeylerden oluşur: Sabah kalkmak, işe ya da okula gitmek, alışveriş yapmak, bir kafede oturmak, yürümek, beklemek, konuşmak, eve dönmek… Tam da bu nedenle gündelik hayatın siyasal ve toplumsal anlamını kolaylıkla gözden kaçırabiliriz.

Henri Lefebvre, sıradan olanı toplumsal kuramın odağına aldığı çalışmasında, gündelik hayat üzerine düşünmemize yol açar. Modern Dünyada Gündelik Hayat adlı eserinde Lefebvre, gündelik hayatı modern kapitalist toplumun sürekliliğinin ve yeniden üretiminin temel alanlarından biri olarak ele alır. Buna göre gündelik hayat, toplumsal ilişkilerin dışında duran özel bir alan değildir; kapitalist toplumun çalışma, tüketim, bürokrasi ve mekânsal örgütlenme biçimleri gündelik yaşamın içine yerleşir ve onu biçimlendirir. Böyle düşündüğümüzde, gündelik yaşamı yalnızca insanların vakit geçirdiği bir alan olarak görmek yerine, daha derin sorular sormak gerekir.

Bir siyaset bilimci olmanın mesleki deformasyonuyla benim zihnimi kurcalayan asıl sorular ise şunlar: İnsanların hayatlarını geçirme biçimlerini belirleyen toplumsal koşullar nelerdir? İnsan neden sürekli acele eder? Neden bazı şehirlerde insanlar sokakta daha uzun süre kalır? Neden kimi şehirlerde kamusal alan yalnızca bir yerden başka bir yere geçmek için kullanılırken, başka şehirlerde oturmak, konuşmak ve karşılaşmak için de kullanılır? Neden bazı şehirlerde gün, sürekli bir yetişme duygusuyla yaşanırken, başka şehirlerde beklemek ve durmak daha mümkün olur?

İşte bu sorular, gündelik hayatın siyasetle ilişkisini daha açık görmemizi sağlıyor. Bir şehrin siyasal ve toplumsal düzeni, insanların gündelik hayatında nasıl görünür hale geliyor? Şehrin zamanı kullanma biçimi, kamusal mekânın örgütlenmesi, bedenlerin hareketliliği ve insanların gündelik karşılaşmaları, toplumsal ve siyasal düzenin gündelik hayattaki izlerini taşıyor.

Peki o halde bu iki şehir, gündelik hayatın zamanını ve mekânını nasıl farklı düzenliyor?

Messina’da dikkatimi çeken ilk şeylerden biri zamanın kendisi değil, onu hissetme biçimimiz oldu. İstanbul’da zamanı çoğu zaman ölçeriz: Kaç dakika? Saat kaç? Ne kadar sürecek? Ne zaman çıkmalıyım? Yetişebilir miyim? Trafik ne durumda? Bir sonraki toplantıya ne kadar kaldı? Bunlar İstanbul’daki gündelik yaşamımızda cevabını aradığımız sıradan ama bir o kadar da önemli sorular. Lefebvre’nin düşüncesinde zaman, yalnızca ölçülen değil, aynı zamanda yaşanan ve toplumsal olarak üretilen bir olgu. Saat, İstanbul ve Messina için aynı şeyi söylüyor olabilir (yıllardır uygulanmayan saat farkını bir yana bırakırsak); ancak zamanı insanların aynı biçimde yaşamadığı çok açık.

Fotoğraf: AA

Demek ki mesele yalnızca zamanın ölçüsü değil, toplumsal ve siyasal örgütlenmesi. İstanbul’daki gündelik hayat tempomuzu düşününce zihnime ilk gelen kelime ‘yetişmek’ oluyor: Bir toplantıya, bir işe, randevuya, vapura, otobüse ya da metroya yetişmek… Kentin büyüklüğü ve kalabalığı elbette önemli bir etken; milyonlarca insanın hareket ettiği bir metropolde ulaşım, başlı başına zamanın örgütlenmesi demek. Fakat mesele sadece fiziksel mesafeler mi?

İstanbul’da yaşayan birinden beklenen şey, adeta sürekli hareket halinde olması. Durmak bir eksiklik, bir verimsizlik ya da zaman kaybı gibi algılanır. Kimbilir, belki de bu nedenle, Gezi eylemlerinde şahit olduğumuz gibi, İstanbul’da sadece ‘durmak’ bile tek başına güçlü bir protesto eylemine dönüşebiliyor.

Oysa Messina’da ilk günlerden itibaren hissettiğim şey, bazı gündelik pratiklerin daha fazla ‘durmayı’ içermesi. Bir kafede oturmak, konuşmak, bir meydanda sokağı seyretmek ya da markette alışveriş yaparken acele etmemek… Bunlar Messina’da herkesin hayatının böyle olduğu anlamına gelmiyor elbette. Ancak durmanın gündelik hayatın içinde bu kadar görünür olması, bana İstanbul’daki yaşamın hızını net bir şekilde fark ettiriyor.

Bu farkındalık, yıllar önce doktora dersimizde sevgili hocamız Prof. Fatmagül Berktay’ın bize okuttuğu ve ufkumu açan Richard Sennett’in Ten ve Taş kitabını hatırlatıyor. Sennett bu çalışmasında şehrin tarihini binaların ve mimari biçimlerin ötesine geçirerek insanların bedensel deneyimleri üzerinden anlatır. Bedenlerin nasıl hareket ettiği, nasıl gördüğü, kamusal ve özel alanları nasıl kullandığı bu bağlamda önemlidir. Bu çalışmayı okuduğumda şehre ve kendimize bakışımın nasıl değiştiğini hâlâ hatırlıyorum.

Şehir, sadece içinde yaşadığımız fiziksel bir çevre değil; bedenimizi etkileyen, yavaşlatan, hızlandıran, bizi birbirimize yaklaştıran ya da uzaklaştıran bir etkileşim alanı. İstanbul’da adeta sürekli hareket etmeye zorlanan bir beden gerçeği var: Metro istasyonları, trafik, kalabalık ve durmaksızın akan bir insan seli…

Beden ile şehir arasındaki bu ilişki, fiziksel olmanın ötesinde bir boyuta sahip; zaman, hareket ve mekân, kenti nasıl deneyimlediğimizi şekillendiriyor. Örneğin sokağın kullanımı bu açıdan turnusol kağıdı gibi. Bir şehrin sokaklarını yalnızca yollar olarak görmek eksik olur; sokak, gündelik hayatın sahnesi gibi. İstanbul’da sokak çoğu zaman bir yere gitmenin aracı: Evden işe, işten metroya, marketten okula… Yani hareketin mekânı.

Messina’da ise sokakta bulunmanın kendisinin daha görünür olduğunu hissediyorum. İnsanların oturması, konuşması, bir şeyler yemesi ve karşılaşması sokağın ana unsuru. Bir meydanın demokratik niteliği de orada geçirilen zamanın kalitesiyle belirlenir: İnsanlar oradan sadece geçip gidiyorlar mı, yoksa orada oturup konuşabiliyor ve karşılaşabiliyorlar mı?

Tam bu noktada demokrasinin gündelik deneyimi karşımıza çıkıyor. Biz siyaset bilimciler demokrasiyi genellikle seçimler, kurumlar, parlamentolar ve haklar üzerinden düşünürüz. Kuşkusuz bunlar önemli; ancak insanların kamusal alanda bulunabilme kapasitesi, bir meydanda ne kadar kalabildikleri ve birbirleriyle karşılaşma imkanları da bir o kadar önem taşır.

Sennett, kentin farklı bedenlerin karşılaşabileceği bir ortak yaşam alanı yaratabileceğini söylerken aynı zamanda hareketi düzenleyen ve farklılıkla karşılaşmayı sınırlayan mekânsal biçimler de üretebildiğini anlatır. Buradan hareketle, bir kentin demokratik niteliğini sadece siyasal kurumlarına bakarak değil, şehrin gündelik karşılaşma kapasitesine bakarak da değerlendirmek gerekir. Elbette “Messina yavaş, İstanbul hızlı” demek kolaycılık olur; çünkü her iki şehir de kendi içinde farklı katmanlarda ve zamanlarda yaşanır. Bir beyaz yakalının zamanıyla uzun saatler çalışan bir işçinin zamanı aynı değil.

Messina’da dikkatimi çeken en belirgin farklılıklardan biri de göçmenlerin kamusal alandaki varlığı. En azından benim kısa süreli gözlemimde göçmenler, İstanbul’da alışık olduğumuzdan daha rahat ve daha az gerilimli görünüyor; şehrin gündelik hayatına daha doğal biçimde karışmış durumdalar. Kuşkusuz bu, göçmenlerin burada hiçbir sorun yaşamadığı anlamına gelmiyor; bir haftalık bir gözlemden böyle bir sonuç çıkarılamaz. Ne var ki kamusal alandaki bakışlar, hareket özgürlüğü ve ilişkilerin olağanlığı açısından Messina’da farklı bir atmosfer hissediliyor. Bu fark, sadece göç politikalarıyla değil, şehrin ölçeği ve kamusal alanın kullanımıyla da ilgili.

Öte yandan, zamanın kendisi de toplumsal gruplar arasında eşitsiz dağılıyor. Çocuğunu okula götürmek, işe yetişmek, toplu taşıma kullanmak ve bakım emeği vermek zorunda olan bir kadının zamanıyla bu sorumlulukların dışındaki bir erkeğin zamanı aynı değil. Sokaklarda bebek arabalarıyla dolaşan anneler, bu farklı zaman deneyiminin gündelik hayattaki en somut örneklerinden biri. Bu nedenle ‘İnsanların kendi zamanları üzerinde ne kadar denetimleri var?’ sorusu büyük önem taşıyor. Kadınlar ve göçmenler gibi toplumsal grupların kamusal alandaki varlığı, o şehrin farklı yaşam biçimlerine ne kadar alan açtığı konusunda en net ipuçlarını veriyor.

İstanbul’dan uzakta olduğum bu günlerde Türkiye’nin gündemini günü gününe takip etmiyorum. Zira sürekli gündemi takip etmek de modern hayatın bir parçasına, hatta bir dayatmasına dönüşmüş durumda. Sabah haberlerine bakmak, telefon mesajlarını kontrol etmek, bir açıklamayı yakalamak ve günün siyasal olaylarını dönüp dolaşıp yeniden konuşmak… Böylece siyaset, gündelik zamanımızın içine yerleşiyor. İnsanın gündelik zamanının ve dikkatinin siyasal gündem tarafından bu denli yoğun biçimde işgal edilmesi, siyasal düzen ile gündelik hayat arasındaki ilişkiyi düşünürken bizi can alıcı bir soruya götürüyor: Siyasal gündemin hayatımızı bu kadar istila etmesi, otoriterleşmenin bir başka göstergesi olabilir mi?

Messina’da bir haftadır bu yoğunluktan uzaklaştığımda fark ettiğim şey, hayatın sadece siyasal gündemden ibaret olmadığı gerçeği değil. Daha ilgi çekici olan, gündelik hayatın kendi başına ne kadar büyük bir dünya barındırdığını görmek oldu: Bir şehrin sabahı, bir kahvenin içilme ritüeli, sokağın akşama doğru değişen çehresi, bir meydanda insanların öylece oturması, bir yere yetişme kaygısı duymadan yürümek…

Bunlar siyasal olayların karşıtı değil; aksine, siyasetin toplumsal yaşam içinde hayat bulduğu zemindir. Yani gündelik yaşam siyasetin dışında değil, tersine toplumsal ve siyasal düzenin insanlar tarafından her gün yeniden üretildiği ve deneyimlendiği alanı temsil eder. Çünkü insanların zamanı kullanışı, çalışma koşulları, tüketim kalıpları, boş zaman değerlendirmeleri ve mekânla kurduğu ilişki, toplumsal düzenin gündelik tezahürleri olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle gündelik yaşamı gözlemlerken büyük siyasetten uzaklaşmış olmuyoruz, aksine siyasetin hayata nasıl nüfuz ettiğini görüyoruz.

Belki de bir siyasal düzenin insanlar üzerindeki etkisini anlamanın yolu, onlara yalnızca ‘Hangi partiye oy veriyorsun?’ diye sormak değil; ‘Günün ne kadarını yolda geçiriyorsun? Ne kadar çalışıyorsun? Ne kadar dinlenebiliyorsun? Sokakta kimlerle karşılaşıyorsun? Sürekli acele ediyor musun? Kendi zamanını belirleme özgürlüğün var mı?’ sorularını yöneltmektir. Zira bu soruların her biri, siyasetin gündelik yüzünü açığa çıkarır nitelikte.

Başka bir şehrin içinde bulunmak, insanın kendi şehrine dair kabul ettiği bazı gerçekleri, en çok da İstanbul’un baş döndürücü hızını daha görünür kılıyor. Zamanın durmaksızın ölçülmesi, bir yere yetişme hissi ve kamusal alanın bir geçiş koridoruna dönüşmesi gibi pratikler İstanbul’dayken bana son derece doğal gelirken, burada artık doğal görünmemeye başladı. Bu durum bir şehri tek başına iyi ya da kötü yapmaz kuşkusuz. Mesele şu: Şehirler yalnızca mekânları değil, gündelik hayatın ritimlerini de belirler. Bu ritimler ise kişisel ya da kültürel tercihlerden çok, ekonomi, çalışma hayatı, ulaşım, kentleşme modelleri ve toplumsal ilişkiler tarafından şekillendirilir.

Lefebvre’nin gündelik hayat, Sennett’in ise beden ve şehir üzerine düşünceleri, Messina’da deneyimlediğim bu basit görünen gözlemleri siyasal birer soruya dönüştürmeme yardım ediyor. İstanbul’dan uzaklaşınca, İstanbul’un zamanı benim için daha netleşti: Sanki insan kendi zamanını, ancak başka bir zamanın içine girdiğinde fark edebiliyor.

Messina’da yakaladığım bu düşünme imkanının en güzel tarafı da burada saklı: İktidar, eşitsizlik, özgürlük, yurttaşlık ve kamusallık gibi büyük siyasal kavramların izlerini, büyük krizlerde veya olaylarda değil, sıradan bir insanın zamanını nasıl geçirdiğinde okuyabilmenin mümkün olduğunu görmek.

  • Doç. Dr., siyaset bilimi ve kadın çalışmaları