'Avatar: Ateş ve Kül' için izleme kılavuzu
'

Ayhan Tinin
Ayhan Tinin
Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. ‘Pupa Yelken Koçluk’ ve ‘Söz Gelir Yazı Olur’ kitaplarının yazarı. Yönetim danışmanı, senarist, oyuncu koçu, dramaturg.

Önümüzdeki hafta sonu sinema perdeleri alev alacak. Meraklılarının heyecanla beklediği Avatar: Ateş ve Kül cuma vizyona giriyor.

Ateş ve Kül’ yalnızca bir yıkımı anlatmıyor.

Seveni kadar sevmeyeni de olan bir seri Avatar.

Anlamamaktan kaynaklanan bir beğenmezlik, hatta küçümseme söz konusu… Genellikle öyleyizdir! Bizim dar dünyamızda karşılığı yoksa bir sanat yapıtının, dünyamızı ya da bakış açımızı genişletmek yerine, eseri küçümseyip karalarız.

Avatar: Ateş ve Kül’ü ve bütün bir Avatar serisini anlamak için önce ilk filmden başlayıp kurulu evreni ve o evrenin dinamiklerini anlamak gerek.

Anlayabilmek için yalnızca hayranı olmak yeterli değil.

Biraz farklı bir okuma yaparak bu evreni anlatalım. Kim bilir? İlk iki filmi izlemeyenler belki gerekeni yapıp hafta içinde ‘Avatar’ (2009) ve ‘Avatar: Suyun Yolu‘nu (2022) izler, hafta sonu da ‘Avatar: Ateş ve Kül’ü izlemeye gider.

‘Ateş ve Kül’ün hazırlık sürecinden öğrendiğimize göre Avatar evreninin kurucusu, senaristi ve yönetmeni James Cameron bu kez ağırlıklı olarak iklim krizi ve dünyanın dönüşümü üzerinden yine mitolojinin dolambaçlı sokaklarına bakıyor.

Doğanın kutsallığına zarar verenler, doğanın intikamıyla sınanacaklar diyor hikâye…

İklim krizi ve susuzlukla ilgili kabuslar gören insanlık için ürkütücü bir cümle…

Önceki filmlerin aksine artık masumiyetini yitirmiş bir Pandora gezegeniyle karşılaşacağız.

Daha önceki bölümlerde Pandora’da yaşam, su ve dengeydi…

Bu kez gezegen ateş sınavından geçecek.

Ateş yeni bir sembol seride… 

‘Ateş ve Kül’, ateşi sadece insanlar üzerinden değil, Na’vi’lerin içinden yükselen bir güç olarak da ele alacak gibi. Bu çok kritik.

Çünkü şu soruyu doğuruyor: Ezilen biri, zulme karşı şiddete başvurursa hâlâ iyi midir?

Bu etik olarak yanıtı yıllardır tartışılan bir soru…

Yönetmen Cameron burada risk alıyor. Na’vi’leri tamamen masum doğa çocukları olmaktan çıkarıp ahlaki olarak gri bir alana sokuyor.

Sinemada en sevdiğimiz yer tam da burası değil mi zaten?

Filmin ismindeki ‘Kül’ kelimesi de tesadüfen kullanılmış değil.

Kül yok olanın kanıtıdır ama aynı zamanda toprağı verimli kılan ve yeniden yeşermesine neden olandır.

Anlayacağınız Ateş ve Kül’ yalnızca bir yıkımı anlatmıyor. Yıkımın ardından, aslında kim olduğumuzu, travmanın bizi nasıl dönüştürdüğünü ve belki de en önemlisi neye dönüşmemiz gerektiğini bize sorgulatacak gibi duruyor.

Modern sinemanın teknoloji mimarı ve mit şamanı James Cameron, Kanada asıllı Amerikalı yönetmen, senarist, derin deniz kâşifi bir mühendis. Genlerinde ressam bir anne ve mühendis bir baba var. Yani filmlerinde işlediği öyküler gibi aklın ve sezginin eseri… Zaten Cameron’un sineması da tam bir sanat ve mühendislik kesişimi.

Cameron’un sinema eğitimi yok. Bu onu beyazperdede eksik değil, özgür hale getiriyor.

Metotların ve kuramların ötesinde ‘Önce öğrenirim, sonra çekerim’ diye oluşturuyor yapıtlarını.

Hangileri mi?

The Terminator, Aliens, The Abyss, Terminator 2, Titanic… Ve tabii Avatar serisi.  Akademiden gelmese de akademik bir ciddiyetle çalışıyor. Filmografisine baktığımızda Cameron tür değiştirmiyor ama giderek daha derin sorular soruyor.

Bu üçüncü filmde kahramanlar Jake Sully ve Neytiri’nin hikâyesi artık bir masal değil. Bu bir yas anlatısı gibi… Çocuklarını, topraklarını, inançlarını kaybeden Pandora insanlarının hikâyesi.

Film büyük olasılıkla iklim krizi, sömürgecilik ve savaşlar sonrası travma, direnişin anatomisi ve ‘Haklı öfke olabilir mi’ gibi evrensel sorun ve sorular üzerine has izleyicisini yeniden düşünmeye itecek.

Hayatı yufka derinliğinde görebilenler için korkacak bir şey yok. Onlar görsel bir şölen izleyecek.

Cameron yukarıdaki soruları açarken ihtimal ki her zaman olduğu gibi, sağduyulu bir bakış açısıyla taraf tutmamızı değil, rahatsız olmamızı isteyecek.

Bu arada yapay zekanın geldiği son seviyedeki ürünleri izlemeye de hazır olmalı. CGI ile üretilmiş volkanik patlamalar, kül fırtınaları, ateşle evrimleşen yeni Na’vi klanları gözümüzün önünde olacak.

Bu yönüyle 21’nci yüzyıl için sert bir ekolojik ağıt izlemeye de hazır olun.

Pek umutlu bir film izlemeyeceğiz belki ama, sanatın görevi her zaman umut vermek değil, bazen de uyandırmaktır.

Biz halâ seyirci miyiz, yoksa çoktan suç ortağı olduk mu?

Avatar 2009’da bize dedi ki “Beden bir kabuktur. Ruh başka bir yere bağlı olabilir.”

2022’de ‘Suyun Yolu’ şu düşünceyle tanıştırdı bizi: ‘Tüm yaşamlar birbirine bağlıdır. Ölüm bile bir ayrılık değildir.’

Ve şimdi ‘Ateş ve Kül’ şöyle fısıldayacak diye düşünüyoruz: ‘Bilgi ateştir. Yanarsın ama uyanırsın.’

Avatar’daki insanlık teknolojiye tapar, kaynakları gelişim adına tüketir, kibriyle kendisini evrenin merkezi sanır. Asıl korkutucu olan şu ki insanlar Pandora gezegeninde bunları yaparken kötü olduklarını düşünmez. Kkendilerini haklı zanneder.

Bunu bir tür masumiyet olarak da değerlendirmek mümkün.

Fakat masumiyet her zaman erdem olmayabilir. Bazen masumiyet, cehalettir.

Ve Jung’un bireyleşme kavramı bize şunu öğretmeye çalışır: ‘Bütünlük, yalnızca aydınlığın değil, gölgenin de varlığını kabul etmekle gerçekleşir.’

Biraz da meraklısına karakterlerden bahsedelim.

Jake Sully bilinç yolcusudur. Seçilmiş ama istemeyen…

Jung’cu arketip açısından bakarsak kahraman da diyebiliriz. Jake klasik bir kahraman değildir; çünkü iradesiyle seçmez, bilgiyle dönüşür. Her filmde gücü artmaz; yükü artar. Jake’in trajedisi, artık hiçbir dünyaya tam olarak ait olmamasıdır.

Neytiri ise doğanın muhafızıdır. Yine Jung’cu arketip açısından anima’nın  yıkıcı/koruyucu formu… Gnostik olarak da bakmam mümkün; Sophia’nın ilkel biçimi (bilgelik + acı)… Neytiri, Pandora’nın ahlaki pusulasıdır. Ama ‘Suyun Yolu’ndan sonra o artık saf bilgelik değildir; acıyla sertleşmiş bir öfke taşır.

‘Ateş ve Kül’de Neytiri’nin rolü kritik olacak gibi… O, Eywa’ya en yakın figürken aynı zamanda Eywa’dan ilk kopabilecek karakterdir.

‘Ateş ve Kül’, serinin mitolojik yapısında bir kırılma noktası gibi… Bu film, uyum fikrini sorgulayan, bilinç, özgür irade ve etik çatışma temalarını merkeze alan yeni bir anlatı evresini başlatacak diye düşünüyorum.

Eywa karakteri ise kolektif bilinç simgesi… Başka bir deyişle kozmik hafıza. Yine Jung, adını koyuyor: Kolektif bilinçdışı. Mitolojik açıdan yaşam-ölüm ikileminin taşıyıcısı ve bağlanma noktası, axis mundi!

‘Ateş ve Kül’de Eywa’nın sorgulanması, meraklısını serinin en radikal kırılma noktasıyla karşılaştıracak sanırım.

Pandora’nın külle kaplanması, yok oluşun değil, bilincin bedelinin sembolü mü olacak? Belki daha kuvvetli bir soru daha var!

Güç elindeyken insan kalabilir misin?

Her iki soru, Avatar evreninin de bizim dünyamızın da kalbinde duruyor.

Bu hafta yazı biraz uzadı ama ‘Avatar: Ateş ve Kül’ buna değer!