“Parayla imanın kimde olduğu belli olmaz” diye bir lâf var; atasözü müdür bilmiyorum. Bu tür lâfların özelliği, sanki matah ve yanılmaz bir mahkeme hükmü imiş gibi üst değer tesis etmesidir. İsabetli olup olmadığı pek düşünülmez. Başka kültürlerde bu değer yargısının benzeri olup olmadığını da bilmiyorum; kestirebildiğim tek şey parayla imanın ateşle barut gibi tehlikeli bir ikili meydana getirdiği.
İkilinin beraberliği akıl karıştırıyor, ayrıştığı, birbirine uzak durduğu zamanları ise daha kolay anlayabiliyoruz: Mağdur ve yoksulken iman üzre bulunmanın analizi nisbeten kolay; sabırla sebebe tevessül ederseniz krizi göğüsleyebilirsiniz. Problem para ve dolayısıyla gücün bir iman üssünde bir araya gelmesiyle başlıyor.
Toynbee’nin tabiriyle iktidara gelmek, orada tutunmak ve iktidarı devam ettirmek gibi zorlu meydan okuyuşlara, Kitap’tan istinbât edilmiş esaslarla sağlıklı cevaplar veremedi Müslüman yöneticilerimiz. Daha basit bir ifadeyle siyasette hızla sıradanlaştılar; eller nasıl yapıyorsa, öyle davrandılar. Sıradan siyasetçi değil, bir kahraman gibi davranmaları gerekiyordu oysaki… Dünya nimetleri onlara tatlı göründü; iktidarda kalmayı en büyük erdem ve başarı sandılar. “Emrolundukları gibi dosdoğru” davranmadılar. İfa ettikleri kamu işleri esnasında cam bir fanusun içinde yaşıyor gibi şeffaf kalamadılar. Kibirlendiler, hırslarına mağlup düştüler, kabalaştılar, güce tamah ettiler; yaralı vicdanlarını uyuşturmak için kendilerine “Sizin ilahi bir misyonunuz var; ufak tefek yol kazalarını dert etmeyin; çokluğun menfaati için azlığın zarara uğramasının kitapta yeri vardır” diye yaklaşan fetva eminlerine itibar ettiler. Helâle haram karıştırdılar ve daha kötüsü “bu dahi helâldir, kapı gibi fetvası var” diye dinin lugatini tahrife yeltendiler.