Bu yasanın pratiğe geçirilmesinin önündeki barikatlar yasa hazırlayıcılarıyla iktidar sözcüleri tarafından açık edilmiştir. Kürt mücadelesi dolayısıyla suçlananların ‘evlerine dönmesi’ olanağına dahi bin türlü engel çıkarılmaktadır. Saray yönetimi temsilcilerinin Öcalan ile anlaşarak hazırladığı bu “yasa”nın “demokratikleşmeye kapı araladığı” da doğru değildir.
Sorunun kendisini yok sayıp teröre eşitleyen Saray yönetimi burjuva demokratik hakların ‘kırıntısı’nı dahi yok etme savaşındadır.
Buna rağmen, “savaşanların barışı” iddiası çerçevesine alındığı ölçüde, her ne kadar böylesi anlaşmaların güç ilişkilerinin damgasını taşıması kaçınılmaz olsa da, Kürt özgürlük mücadelesine şu ya da bu biçimde katılmış oldukları için devletçe suçlananların çok katmanlı ve barikatlı bir yararlanma olasılığına kapı araladığı ölçüde bu anlaşma, sadece bu ölçü darlığında bir olumluluk ifadesi olarak görülebilir. Emekçilerin ve devrimcilerin desteklediği de budur.
Ancak, Erdoğan iktidarının bu yasaya yüklediği işlevde Kürt sorununun çözümü bir yana, çözümüne giden yolu açma gibi bir unsurun ilk harfi dahi yoktur.
Bundandır ki, Kürt aydınlarıyla gençliğinin önemli bir kesimi tarafından “Şimdi ne oluyor, demokratik haklar bir yana, devlet örgütü ve onun şahsında mücadelemizi ‘terör örgütü’ olarak niteliyor, örgüt yöneticileri de buna imza atıyor” endişesini gidermek mümkün olmamıştır. Birkaç on yıllık süreçte daha ileri boyutlar kazanmış Kürt mücadelesinin haklı olarak yarattığı beklentiye yanıt oluşturma bir yana; “Terörü bitiriyoruz” söyleminde bu beklentiye karşıtlık ilanı söz konusudur.
Yasanın, devletin ve “milletin” ülke ve bölgedeki menfaatleri ve “bekası” için önemini kesintisiz şekilde dillendirenler bir tek kez olsun ‘Kürt sorunu evet vardır, Kürtlerin neredeyse 150 yıldır gündeme getirdikleri ve farklı tarihi dönemlerde çatışmalara-isyanlara ve toplu katliamlarla mecburi iskanlara neden olmuş bu sorunu, temel önemdeki talepleri karşılayarak çözümünü istiyoruz’ dedikleri duyulmadı.