
DAĞHAN IRAK
daghan@daghanirak.com
@daghanirak
Türkiye, bir ‘Küçük Reis’ler ülkesi. Bir süredir öyle…
AKP iktidarı, garabet bir parti-devlet/tek adam-başkan ara rejimine dönüştü dönüşeli, hayatımızdaki varlığını daha yakından hissetmeye başladık ‘Küçük Reis’lerin. İktidarın tek ölçütü olarak keyfiyeti gören, muktedirliği başkasına durduk yere rahatsızlık verebilme özgürlüğü olarak betimleyen, başkasına nedensiz yere boğarcasına işleyen kuralların kendisine hiç işlememesi üzerinden kendini var eden bir rejimin etrafa saçtığı şarapnel parçacıkları bunlar. Bütün varlıkları; rejimin ana dayanakları olan hesapsızlık, cezasızlık, ayarsızlık ve hayasızlık üzerinden vücut buluyor. Makro adaletsizliklerin hoyratlığından beslenip, mikro terörler estiriyorlar. Bu ‘Küçük Reis’leri yaşadığımız her ortamda görüyoruz; mahallede racon kesen bekçiden, komşusunu ‘Cumhurbaşkanına hakaret’ten ihbar edene, sosyal medyada tecavüz tehditleri savurandan, ‘Selamın aleyküm’ demeyene randevu vermeyen memura kadar…
Bu ‘Küçük Reis‘ rejiminin en somut şekilde vücut bulduğu makam ise ‘kayyımlık‘. Hukuki tarifi, ‘hukuki olarak kanunlarca belirlenmiş olan bazı durumlarda, başka bir kişiye ait olan bir işin görülmesi ya da bir malın idaresinin sağlanması için yasal olarak atanmış kişi’ diye geçiyor. Pratikte ise tarifi genelde ‘normalde seçimle gelinmesi gereken bir makama, partizanlığı nedeniyle tepeden indirilen liyakati yetersiz kişi’ anlamına geliyor. Bir nevi ‘en AKPli kim?‘ yarışmasının galibine verilen bir ödül gibi.
Malumunuz, Türkiye’de süte su katılacaksa, önce Kürtlerin suyuna katılır. Gölgeli, tekinsiz işlerin prototipleri önce onların oralarda denenir. Eğer orada iş görür, fazla da ses çıkmazsa, yavaş yavaş Batı’ya kaydırılır. Kayyımlıkta da böyle oldu. 2016’da Meclis’ten geçirilemeyince, OHAL sırasında 674 sayılı KHK marifetiyle gırtlağımızdan aşağı sokulan belediye kayyımlığı da hayatımıza böyle girdi. İçişleri Bakanı’na hakkında soruşturma başlattığı bir belediye başkanını görevden alıp, yerine kayyım atama yetkisi veren bu KHK, Türkiye’nin milli sporlarından olan ‘mevzu Kürtlere...’nin hormonlu bir merhalesi olarak uygulamaya geçti. Mesela, 2019 yerel seçimlerinde 65 belediye başkanlığı kazanan HDP’nin, 2020 sonuna gelindiğinde topu topu 6 belediyesi kalmıştı. Bu sırada temel siyasi hasleti ‘aman AKP’nin oyuna gelmeyelim’ olan aslan sosyal demokratlar, burada da oyuna gelmemenin randımanlı bir yolunu bulmuştu. Örneğin, Ağustos 2019’da, yani İstanbul yerel seçimi AKP’nin elinden daha yeni zor bela kurtarılmışken bile, CHP Genel Başkan Yardımcısı Yunus Emre, bir yandan, “Canım mesele CHP-HDP meselesi değil, demokrasi meselesi” mealinde geveliyor, diğer yandan ise “Sert tepkiler vermek AKP ve MHP’nin siyasi tuzağına düşmek olur ve uzun vadede muhalefetin yürüttüğü stratejiyi baltalar” diyordu. Gerçi hakkını yemeyeyim; Boğaziçi Üniversitesi’nden sınıf arkadaşım olan Yunus Emre’nin kendi mezun okula kayyım atandığında da aynı şekilde kulağının üstüne yattığını düşününce, HDP’li belediyelerle ilgili özel bir kayıtsızlığı olduğunu sanmıyorum. Belki Ocak 2019’da Strazburg’ta, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde, “Türkiye’de muhalefete baskı yok” diye beraber oy verdiği AKP’li ve MHP’li mesai arkadaşlarına mahcup olmak istememiştir.
Kayyım meselesi yalnızca belediyelerle sınırlı kalmadı tabii. 674 sayılı KHK’nin tadı damaklarda kalmış olacak ki, 676 sayılı KHK de üniversitelerde rektör seçimleri kaldırıldı ve fiilen ‘kayyım‘ olan Cumhurbaşkanı tarafından atanmış rektörler geldi. Rektör atamalarında çivinin ne boyda çıkarılacağı ise 9 Temmuz 2018 tarihli 703 sayılı KHK ile belli oldu. Bu KHK’de rektör atanmak için 3 yıl süreyle profesörlük şartı kaldırılıyordu. 15 Temmuz 2018’de, yani 5 gün sonra yayımlanan 4 numaralı Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle aynı şart geri getirilmişti. Peki, aradaki sürede ne olmuştu? Olan şuydu, Prof. Dr. Nuri Aydın, bu değişiklikle rektör olabilir hâle getirilmiş ve 14 Temmuz’da İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden bölünen Cerrahpaşa’ya rektör olarak atanmıştı. Bu kişiye özel ‘yasal‘ düzenlemenin tadı damaklarda kalmış olacaktı ki, Eylül 2018’deki 17 numaralı CB kararnamesiyle 3 yıl şartı bir kez daha kalktı. Yirmi yıl iktidarda kalan parti, 3 yıl profesörlük yapmış partizan akademisyen bulmakta zorlanıyordu anlaşılan! Neyse ki yeni rejim, akademik tecrübe gibi lüzumsuz detayları ortadan kaldırmış, üniversitelere zaten çoktan başlamış olan gökten kadro indirmenin hızı iyice artmıştı.
O tarihten bugüne gelindiğinde, şirazenin iyice kayıp, meselenin tamamen ayyuka çıktığı yer Boğaziçi Üniversitesi oldu. Aslında akademinin içinde olanlar için, Boğaziçi’nde olanlar da yeni sayılmazdı. Taşradaki daha küçük üniversitelerde yıllardır yaşananlar, önce Ankara ve Anadolu Üniversitesi gibi okullara ulaşmış, oradan ODTÜ’ye ve İTÜ’ye atlamıştı. Akademik kadrolar, AKP’yle olan mesafeye göre belirleniyor, partiye yakın hayırseverlerin aklına, bir anda kampüslerin ortasına cami yapılması için bağış yapmak geliyordu. Polisin rektör izniyle girebildiği üniversite kampüslerinde, özel güvenlik birimleri, hem yağlı bir ihale kapısı olarak, hem de partizan paramiliter örgütlenmeler olarak semiriyordu. Anadolu illerinde maaşı vergilerden ödenen AKP il başkanı gibi davranma görevi, valiler ve rektörlerce ortaklaşa yürütülüyordu. Büyük şehirlerin önemli üniversitelerinde ise daha mahirâne taktiklere başvuruluyordu. Boğaziçi’ndeki ele geçirme operasyonu da böyle başlamıştı. 2016’da rektörlük seçimlerine girmeden atanan, AKP milletvekili Prof. Dr. Emine Nur Günay’ın kardeşi Prof. Dr. Mehmed Özkan, ‘hem Boğaziçili, hem AKP’li’ mantığıyla bulunmuş; Özkan’ın lisans öğrenciliğinden başlayan Boğaziçi kariyeri, bu tepeden inme müdahaleye itirazların kurum içindeki orta yolcu damar tarafından susturulmasına neden olmuştu. Turpun büyüğü ise heybeden 2021 yılbaşında çıktı.
Daha önce akademik prestiji Boğaziçi’yle kıyaslanamayacak İstinye ve Haliç gibi iki vakıf üniversitesinde rektörlük yapmış ‘Prof. Dr.‘ (tırnakların nedenine geleceğiz) Melih Bulu, 2 Ocak 2021 kararnamesiyle Cumhurbaşkanı tarafından gökten ‘rektör‘ olarak indirildi. Bu atamada yine Mehmed Özkan formülü aranmış, AKP milletvekili aday adayı Bulu, yüksek lisans ve doktorasını Boğaziçi’nde yapmış olmasına güvenilerek atanmıştı. Lakin evdeki hesap çarşıya uymadı; zira Özkan’ın aksine Bulu, ne akademik kariyeri açısından Boğaziçi standartlarını tutturuyordu, ne de okulda tanınan biriydi. Durum böyle olunca Boğaziçi dünyasındaki insanlar refleks olarak Bulu’nun yüksek lisans ve doktora tezlerine bakma ihtiyacı duydular. Türkiye’deki akademik ortamı tanıyan kimseyi şaşırtmayan bir durum ortaya çıktı. Bulu’nun iki tezi de intihallerle doluydu, normal koşullarda bırakalım tırnak içinde yazdığımız profesörlüğü, doktor unvanının dahi verilmemesi gerekirdi. Lakin ne yüksek lisansta tez danışmanı ve The Economist’ten Türkçeye çevirip kendi imzasını attığı köşe yazılarıyla meşhur olan Prof. Dr. Deniz Gökçe ne de Bulu’yu vaktinde asistanı olarak kendi derslerine gönderen (Bulu bunu “Boğaziçi’nde sekiz yıl ders verdim” diye anlatıyor) doktora danışmanı Prof. Dr. Güven Alpay, tezlerin beşte birini kaplayan aşırmaları tespit edememişti. Bu iki isim, rektörlüğe paraşütle indikten sonra Bulu’nun ilk teşekkür ettikleri oldu.
Boğaziçi’nde rektör ya da öğretim üyesi olmayı geçtim, doktor ünvanını bile taşıması akademiye hakaret olan Melih Bulu, geride kalan 6 ayda, işgal ettiği koltuğu ancak tepedekilerin desteği ve kolluk kuvvetlerinin kanundışı zorbalığıyla koruyabildi. Bu süre içinde Boğaziçi’nde yıllardır gelenekleşmiş birlikte demokrasi ve yaşama kültürünü ihlal edebileceği her şekilde ihlâl etti. Öğrenci, akademisyen ve mezunları, ilk günden polis ve ÖGB milislerinin önüne attı; enstitülerdeki demokratik seçimleri tanımayıp, AKP’li olarak bilinen isimleri kelle başına üç-beş yere atadı, bu yolla senatoyu gasp etmeye çalıştı. ‘Boğaziçi’ndeki AKP’ olarak tanınan bir kulüp hariç, okuldaki öğrenci çalışmalarına düşman kesildi. Homofobik, kadın düşmanı, bağnaz bir yönetim kurdu. Bütün bunları yaparken ne çalışma arkadaşlarının, ne öğrencilerin yüzüne bakabildi. ‘Boğaziçi’nin Küçük Reis’i, okula girip çıkarken iyice küçülüyor, kimse görmeden gelip gidiyor, çok sıkışırsa da Boğaziçi’nin, benim öğrencilik dönemim de dahil hiçbir dönemde kapatılmayan, kapılarına kilit vurduruyordu. Boğaziçi’nde kurulan yönetim, Bulu’nun kapasite yetersizliğiyle rejimin ufuksuzluğunun şımarık ve nobran çocuğuydu.
Burada önemli bir yere geliyoruz. Melih Bulu, aslında tüm bu hikayede önemsiz bir detay, bunu kendisi de biliyor. AKP rejimi o koltuğa bir baş kuru soğan da oturtabilirdi rektör olarak, Bulu’yu daha sadık bulduklarından onu tercih ettiler, fonksiyonel anlamda bir fark yaratmadı bu tercih. Okulda LGBT+ kulübü kapatıldığında, açıklamayı Bulu’nun değil, Cumhurbaşkanı’nın bol maaşlı propaganda memurunun yapması, Bulu’nun hikayedeki yerini netleştiriyor aslında. Türkiye’deki üniversitelere baktığınızda akademik üretimi, AKP lehine yaptığı propagandanın yüzde biri olmayan çok rektör bulursunuz. Bu insanların hiçbirini bir süre sonra hatırlamayacağız. Hatırlanmayacaklarını düşündükçe daha da hırçınlaşıyor, hırçınlaştıkça iktidara olan biatları kabarıyor. Yaşadıkları dramın içinde debelendikçe batıyorlar.
Asıl mesele şu;. Mevcut ara rejimin üniversite tahayyülü, her konuda olduğu gibi bir kişinin tahayyülü kadar. O kişinin de ne kendi üniversite hayatına dair bir bilgimiz var, asla bahsetmiyor, ne de üniversitenin ne olduğunu anladığına dair bir delilimiz. Mevcut durumda anladığımız şu; Bu rejim için üniversite ‘yüksek meslek lisesi‘, hatta mümkünse ‘yüksek imam hatip lisesi‘. Sosyal hayatın, farklı fikirlerin olmadığı, bir zanaat öğrenme ve milli-dini faaliyetler dışında bir fonksiyonu olmayan, öğrencilerin teba, akademisyenlerin memur, rektörlerin kayyım-polis olduğu tatsız, renksiz, ısrarla kampüs merdivenlerini boyadıkları renk gibi gri bir yer. Oysa üniversite, hayatı tanıdığınız yerdir (Aslında lise bile öyledir belli ölçüde, Kadıköy Anadolu Lisesi gibi geleneği olan liselere nefes aldırmamaları da ondan). Hayat görüşü denen şeyin olgunlaştığı, farklı kaynaklardan beslendiği ortamdır üniversite. Boğaziçi, bunu Türkiye’de hakkıyla yapabilen çok az kurumdan biriydi, belki de günahı buydu AKP’nin gözünde. Burayı, kifayetsiz muhteris ‘Küçük Reis’lerin eline bırakmamak, bu yüzden de önemli. Çünkü bu ülkede yeni bir demokrasi kuracağımız zaman, Boğaziçi’nde bugün direniş içinde var olmaya çalışan birlikte yaşama kültürünün tecrübesine çok ihtiyacımız olacak.