Gergerlioğlu: Mesele iktidarın yıkılması değil, muhaliflerin alternatif sunmaması

HAYRİ DEMİR

Eski HDP milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, “Mesele zulmeden iktidarın yıkılması değil, muhaliflerin topluma demokratik alternatif sunmaması” dedi.

Henüz milletvekili seçilmeden önce bir haberi Twitter hesabından retweet ettiği için hakkında ‘örgüt propagandası yapmak’ suçlamasıyla dava açılıp yargılaması milletvekili seçildikten sonra da devam ettirilen Gergerlioğlu iki yıl altı ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Hapis cezası Yargıtay tarafından onanınca milletvekilliği düşürülen Gergerlioğlu, 2 Nisan akşamı gözaltına alınıp tutuklanmıştı.

Halen Sincan Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevi’nde bulunan Gergerlioğlu hapisteki ilk söyleşisini avukatları aracılığıyla Diken’e verdi.

Hem bizzat deşifre ettiği bir ‘işkenceci polis’ tarafından cezaevine götürülüşünü hem mahpusluk hallerini anlattı hem de iktidar ve muhalefete eleştirilerini dile getirdi.

Tutuklanmadan önce ameliyat oldunuz, ardından yoğun bakımdan çıkartılıp cezaevine götürüldünüz. Şimdi sağlık durumunuz nasıl? 

Sağlığım şu an iyi, polis gözaltına alırken kötü muamelede bulundu diye tansiyonum çıkmıştı, nabzım yükseltmişti. Anjiyo istendi ve anjiyo temiz çıkmıştır. Şu an tansiyon ilaçlarımı kullanıyorum ve önemli bir sıkıntı yok.

Hak ihlallerininin en yoğun cezaevlerinde yaşandığını sıklıkla dile getirdiniz. Şimdi siz de cezaevindesiniz, bir insan hakları savunucusu olarak cezaevinde karşı karşıya kaldığınız ihlaller oldu mu?

Trajik olarak cezaevi ihlalleriyle en çok uğraşan vekil olarak cezaevindeyim. Cezaevinde gazete kısıtlaması var. Yeni Yaşam ve Evrensel gibi alabileceğim ve daha birçok gazete, dergi yasaklı listesinde. Açık görüş pandemi dolayısıyla yok. Sohbet ve spor hakkı da yok.

Pandemiyi anladık ama bir fırsatçılık da yapılıyor. Kitap sayısı 12 ile kısıtlı, bizim gibi çok okuyan siyasi mahpuslar zor durumda. 20 günde dokuz kitap bitirdim, kısıtlamayı anlamak mümkün değil. Koğuş rutubetli, soğuk olduğu için evdeki beremi istemiştim. “Kar maskesi yapılır” gerekçesiyle verilmedi. Ben buradan kaçmam, ancak onurumla TBMM’ye dönerim, hakkım budur. Gönderdiğiniz soruların yazılı olarak avukat aracılığıyla verilmesi kabul edilmedi. Halbuki bunlar soru, 10 günlük gecikmeyle sözlü aktarımla sorular bana ulaştı. 

HDP genel merkezinin cezaevine girişimden beri hakkımda çıkan haberlerle ilgili çıktıların olduğu mektup bana verilmedi. Resmi yazıyla yasaklı site çıktısı olduğu bildirildi. Karara itiraz edeceğim, afaki bir karar, ihlaldir bu. İç mektupların ulaşması bile 10 günü bulabiliyor. Dış mektuplar da geç gidiyor. Görevli hitap tarzları kamu görevlisi-vatandaş ilişkisi tarzında değil. Mahpuslar zaten özgürlüklerinin kısıtlanması yoluyla cezalandırılıyor, kamu görevlisi hitabıyla da aşağılanmamalılalar. Televizyon kanallarında muhalif kanallar engelli. Tele1, Halk TV ve KRT gibi kanallar Sincan’da yasaklı listesinde. FOX TV var. Yemek kalitesi orta halli, miktarı normal ama protein oranı düşük. Kırmızı et yok veya çok az. Tavuk eti ara sıra çıkıyor ancak. 

Çıplak arama bize yapılmadı ama bize verilen “Mahkum yardım kitapçığında çamaşırlar bile indirilebilir” ifadesiyle çıplak arama yapılabileceğine vurgu var. Sanırım oluşturduğumuz tepki nedeniyle bu ara pratikte yapılmıyor, en azından bana yapılmadı. Yapılmaması oluşturduğumuz tepki nedeniyle ise benim için bir mutluluk kaynağıdır. Kısa süre öncesine kadar Sincan’dan bariz çıplak arama ihlalleri alıyordum. 

Fotoğraf çektirirken bir kağıda “Ruhum hapsolmaz” yazısı yazıp elimde tuttum ve zafer işareti yaptım diye fotoğraf baskıya verilmedi. 

HDP eski MYK üyesi mahpus Can Memiş’in hukuk öğrencisi olmasına rağmen talep ettiği ikinci masanın verilmemesi de tespit ettiğim başka bir ihlal. Gerekçe ise ‘güvenliğe aykırı’ denmiş. Üç öğrencinin olduğu bir koğuşa ikinci bir masanın verilmemesi bir ihlaldir. Daha yeni olduğum için başka ihlaller hakkında fazla bilgim yok.

Meclis çalışmalarınızda koşuşturmalarınızdan yoğun bir mesai sürdürdüğünüzü izliyorduk. Şimdi cezaevindesiniz ve cezaevi biraz daha durağan bir yaşamın olduğu bir mekan. Bu yoğun mesainin ardından bu durağanlık sizi nasıl etkiledi? Cezaevinde neler yapıyorsunuz, bir gününüz nasıl geçiyor? 

İşin doğrusu çalışkan bir insanımdır. Cezaevinde de pek boş vaktim olmuyor. Çok kitap okuyorum. Günlük yazıyorum, şiir yazıyorum. Daha pek çok planım var. Avukatların görüşe gelmelerini istiyorum. Çünkü dışarıdan haber alabiliyorum. Özellikle susturulmak istenen bir vekil olarak susmamayı tercih ettim, zindanda da olsam halkın vekilliği görevini yapacağım. Vekillik sadece Meclis’te olmaz, zindanda da vekillik yapabileceğimi göstereceğim. Bu yüzden avukat ziyaretlerinin artmasını istiyorum. TV programlarını izleyerek, gazete okuyarak gündeme dair sosyal medya mesajlarımı dışarı iletiyorum. Canlılığı korumaya çalışıyorum. Sesimin kesilmesini istemiyorum. Makale yazarak mesajlarımı iletmeye çalışacağım. Günüm bana her kesimden gelen mektupları cevaplamakla da geçiyor. Hepsine cevap vermeye çalışıyorum. Cezaevi ortamında duyguların en güzel anlatıldığı yol olan mektupların kıymeti bir başka. Beni çok duygulandıran, “İyi ki bu mücadeleyi vermişim” dedirten çok mektup geliyor. Sayın Demirtaş ve Yüksekdağ, mahpus vekillerimiz ve birçok mahpus, “Hoş geldin” mektubu gönderdi. Kettle’ım var, bu benim gibi çay tiryakisi için önemli idi☺ 

İktidarlar değişse de kimi dönemler milletin iradesi olan seçilmişlere dönük bu noktaya varan uygulamaları nasıl değerlendiriyorsunuz? 

TBMM’deki adalet nöbetim ve evimden polis tarafından zorbalıkla çıkarılmamı Kürt halkının acısından büyük bir şok, eski unutulmaz travmatik görüntülerin tekrarlanması açısından çok yıkıcı etkili bir olaydı. TBMM’den sabah namazı kıldırılmadan, pijamayla, ayakkabımı giyemeden çıkarılmam çok büyük tepki toplamıştı. Beni gözyaşları arasında araya çok kadın, erkek, barış annesi hep öfkeliydi. Eski hatıralar gözlerinin önüne gelmiş ve sarsılmışlardı. Bunların Kürt halkındaki kalıcı yara izlerini belki çok muktedir anlamak istemem ama buna yakınen şahitlik ettim. TBMM’den çıkarıldığım gün Newroz günüydü ve alanlar dolu ve bu konuya çok tepki vardı. “Dinle alakam yok namazını kıldırmamaları ve sana yapılan muamele beni çok öfkelendirdi” diyen farklı kesimlerden çok mesaj aldım. Olay bir kimlik meselesi olmaktan çıkmış toplumun her kesiminin vicdanını sızlatan bir hale dönüşmüştü. Muktedirlerin bunu aradan 27 yıl geçse de hoyratça yapması çok acı. Kürt meselesinin neden çözülmek istenmediğini göstergesi bu. Halkı umursamamanın, değersiz görmenin bir başka adı. Adeta bir sinir ucuna dokunulmuştu ve başta Kürt halkı olmak üzere toplumun duyarlı kesimleri tepki göstermişti. Bu refleksi umursamayan muktedirler aslında çözümsüzlüğün birinci failidir. 

Bu halkın gönlünde kalıcı ruhsal travmalar oluşturarak meseleyi çözeceklerini sanıyorlarsa aldanıyorlar. 

Vekilliğinizin düşürülmesinden özellikle dini kimliğinizle HDP içerisinden siyaset yapmanızın etkili olduğunu düşünüyor musunuz?  

Kürtlerin hakkın isteyen her kişi veya kurumu ‘dinsizlik’le itham etmek Türk siyaseti için olağan ve kolay bir yol olmuştur. Dindar bir Türk olarak din istismarını yapan bir yapının yozlaşmasını en iyi dile getiren, onları rahatsız edebilen bir kişi idim. Benim yaptığım eleştirilerden daha bir rahatsız olduklarını “Gergerlioğlu Meclis’i terörize ediyor” ifadesinde görüyordum. Başkalarının söylemeye çekindiği zor durumda kalabileceğini düşündüğü birçok meseleyi; örneğin Ayasofya’nın cami yapılmasını bir din istismarı hatta dine aykırı bir uygulama olduğunu hem bilgisel hem teknik söylem itibariyle en net ve etkili şekilde söylemem iktidarı çok rahatsız ediyordu. Toplumu kutuplaştırmak isteyen bu partiye göre benim HDP’deki varlığım çok rahatsız ediciydi. 

Milletvekilliğinizin düşürülmesinden sonra adalet nöbetine başladınız, ardından da bu süreç tutuklamaya kadar gitti. Kimi muhalefet milletvekillerinin sizi ziyaret ettiğini gördük, bu destek yeterli miydi sizce? Muhalefetin söz konusu HDP ve HDP’lilerin olunca çekinceli davranmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Yine bu süreçte iktidar kanadından ya da iktidara yakın olan isimlerde herhangi bir mesaj falan aldınız mı? 

Adalet nöbetinde tüm kesimlere çağrı yaptım ve bunun benim şahsımda değil, HDP’nin değil bir demokrasi meselesi olduğunu söyledim. Herkesi desteğe çağırdım. Ama destek sınırlı kaldı. Bazı milletvekilleri siyasetçiler oldu ama olması gereken bizzat genel başkan düzeyinde ziyaretti. Sayın Kılıçdaroğlu telefon ile aradı, ona desteğinin kamusal görünürlükte olması gerektiğini söyledim. Sayın Babacan, Sayın Davutoğlu ve Sayın Karamollaoğlu açıklama yaptılar ama bunun kamusal görünürlükte olması gerekiyordu. Faşizm karşısında hesap yaparsanız, tedirgin davranırsanız hiçbir zaman etkili olamazsınız. Sıra size de gelir, sesini çıkaracak kimse bulamazsınız. 

HDP gibi taşlanan, ama Türkiye’nin en önemli meselesinin çözümüne başını koyan bir partiden uzaklaşarak kimsenin eline bir şey geçmez. “Dostlar alışverişte görsün” mantığıyla değil, gerçek demokratik tepkiler vermedikçe faşist iktidarları eleştiri hakkınız olamaz. 

İktidar kanadından, vekillerden araya olmadı ama AKP, MHP seçmeni olduğunu söyleyerek ve kararı çok üzücü bulduğunu söyleyerek arayanlar oldu. 

Ben halkın farklı kesimlerinden destek aldım ve bu benim için daha önemliydi. Belki bir mağduriyet karşısında bu denli bir toplumsal tepki birleşmesi hiç olmamıştı. 

Evinize baskın yapılarak gözaltına alındıktan sonra uzunca bir süre aileniz ve partiniz sizden akıbetinize ilişkin haber alamadı. Evinizden alındıktan sonra cezaevi sürecine kadar neler yaşandı? Bir de sizi gözaltına alan polislerden birisinin daha önce kötü muameleyle gündeme getirdiğiniz bir polis olduğu ortaya çıktı. Buna dair bir diyalog geçti mi aranızda? O gece neler yaşandığını aktarır mısınız?

Gözaltına alan polislerden birinin daha önce işkenceci olduğunu deşifre ettiğim polislerden biri olması zaten bütün yargısal süreci, TBMM’deki kararın okunmasını açıklayıcı yönü var. Evimden alınırken direnmeyeceğimi ama ilkesel olarak ‘teslim olma’ tavrını kabul etmediğim için hakkımda yakalama kararının çıkmasını bekleyeceğimi belirtmiştim. Yakalama kararı özel bir uygulamayla hızlıca yapıldı. Cuma akşamı 19.30 sıralarında geldiler. Kapıda onlarca polis vardı, kamerayla çekim yapan polisi kapıyı açtığımda gördüm. İçeri buyur ettim, “Çayımızı için hazırlanayım, çıkalım” dedim. Kabul etmediler. Abdestimi alıp akşam namazımı kılayım vakit geçiyor diye düşündüm. Bu arada Abdullah Koç vekilimize haber verdim, evi yüz metre ilerdeydi. Namazımı kıldım ve oğlum odaya gelerek “Acele ediyorlar” deyince odadan çıktım ve evimin içine izinsiz girdiklerini gördüm. Abdullah vekilimiz ve oğlum Salih kamera çekimine başlamıştı olası ihlale karşı. Bir iki cümle söyleyip paltomu giyip ayakkabılarımı elime almıştım ki konuşmamı istemeyen polis (sonradan işkenceci olduğunu deşifre ettiğimi öğrendiğim) koluma girerek, ittirerek, sürükleyerek kapıya götürdü. Ayakkabımı giymeye çalıştım ama birçok polisin sürükleyerek asansöre götürmesinden dolayı tekini giyememiştim. Asansördeki polis yakama yapışarak küfür ve tehditle kaç gündür niye direndiğimi sordu. Aşağıda ayakkabımın tekini istedim, “Arabada giyersin” ısrarına direndim, ayakkabım geldi. Arabada, alemin önünde, Meclis’teki rezaleti tekrarladıklarını söyledim. Bana, “Terbiyesiz, terörist, b*k herif” diyerek hakaret ediyordu aynı polis amiri. Ben de altta kalmayıp cevap yetiştirince yumruğunu kaldırıp “Ağzını, burnunu dağıtırım” diyordu. Ellerindeydim. “Asıl terörist olan insan kaçıran, işkence edenlerdir, tüm yaptıklarınızı biliyorum, yanınıza kalmaz, suç duyurusu yapacağım, ben halen vekilim. Vekilliğim gasp edilmiş kişiyim. TBMM’ye döneceğim, görürsünüz” diyordum. Öndeki polis, “Bizi tehdit mi ediyorsun” deyince “Evet sizi hukukla tehdit ediyorum” dedim. 

Hastaneye bu ortamda getirildim. Oldukça öfkeli ve üzgündüm. Doktor darp raporu verdi, göğsümün ağrıdığını söyledim. Oksijen aldım ama ağrı geçmiyordu. EKG çekilince nabız 148 çıktı. Kan tahlili alındı. Doktor durumumun iyi olmadığını görünce başka hastanedeki kardiyoloji uzmanıyla görüştü ve anjiyo için sevkime karar verdi. Ama kan tahlilleri çıkmandan polis baskısıyla hastaneden çıkarıldım. Hastane yerine adliyeye götürüldüm. Savcının odasına çıkarmadılar. Niye hala hastaneye götürmediklerini soruyordum, geçiştirici cevap veriyorlardı. “Adınızı söyleyin kendinize güveniyorsanız sizi şikayet edeceğim” deyince “Adımız Türk polisi” diyorlardı. Yine hastaneye götürmeyip cezaevine götürdüler. Orada da gecikme yaşadık. Bu arada kalp krizi tehlikesi olan bir kişinin ölme ihtimalinden hiç rahatsız olmuyorlardı, çok umursamaz ve mutlu idiler. Diğer polisler gelip onları tebrik ediyorlardı. Anlaşılan darpla çıkarmaları birilerini çok mutlu etmişti. Hastane vekillerimiz ve kalabalık topluluk vardı. Anjiyo sonrası yoğun bakımda jandarma başımdaydı. Sabah erkenden gelen bir üst rütbeliyle yoğun bakımda iken kelepçe takılarak arka kapıdan kaçırılarak cezaevine götürüldüm. Ön kapıda bekleyen yakınlarımın görmesi ve gazetecilerin görüntü almasını önlemek istemişler.

Milletvekilliğinizin düşürülüp tutuklanmaya giden süreç hepimizin tanıklığında oldu. Siz sürekli öteki kimliklerin ve mağdurların yanında yer alırken, yaşadığınız bu süreçte yalnız bırakıldığınızı hissediyor musunuz? 

Hayır, hissetmiyorum. Milletin kalbinde, mazlumların gönlünde olduğumu görüyorum. Bana gelen haberler çok güçlü bir medyatik tepki olduğu idi. Bunu bana gelen mektuplardan da anlıyorum.

Bu noktada muhalefet ne yapmalı. Sizce muhalefettin iktidarda değişim beklemesi mi yoksa toplumu temsil eden bir eylem planı geliştirmesi mi çözüm olur?

Muhalefet aktif olmazsa, risk almazsa hiçbir şey yapamaz. Türkiye’de mesele zulmeden iktidarın yıkılması değil ki, muhaliflerin demokratik alternatifi topluma sunmaması ve bunu fırsat olsa da yapacak yürek ve siyaset tarzının olmaması. Toplum, siyasetçinin önünde ise siyaset oturup bunu düşünmeli. İktidar zaten çürümüş halde ama muhalefet cesur, vizyon sahibi, vicdan eksenli kucaklayıcı bir siyaset üretebilirse başarılı olur. Kimlikler üstü vicdan eksenli bir siyaset kazanacak olandır. Vicdan toplumu olamadığımız müddetçe bu kısır döngü devam eder. Muhalefet sürekli vicdan kriterine göre hareket etmeli, vurgu buraya olmalıdır. 

Bizim aracılığımızla kamuoyuna iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?

Yaşadıklarım sadece bireysel bir olay değildir. Halkın vekili olarak Türkiye siyaset tarihinde unutulmayacak bir hak gaspı olarak tarihe geçti. Ben zindanda vicdanen çok rahatım. Çok doğru işler yaptığım için buradayım. Sonunda kazandım. Niye kazandım? Çünkü haklı olduğumuzu herkes biliyor. Kimi korku, kimi önyargıyla sessiz kalsa da herkes biliyor ki ben çalışan, haksızlığa karşı canla başla mücadele eden bir insandım. Toplumun farklı bir birçok kesimi bunu gördü, takdir etti. Koltukların vekili olmak önemli değil, AYM kararı ile TBMM’ye döneceğime inanıyorum ve büyük bir umutla, azimle, şevkle vekilliğimi sürdürüyorum. Bunu sonuna kadar yapacağım. Maddi sonucu bilemem ama kazanan halkımızdır.  

En başa dönersek sizi insan hakları mücadelesine iten neydi?

Yıllardan beridir insan hakları alanında mücadele ediyorum. Düşünen, sorgulayan bir insan olarak siyaset ve insan hakları alanına girmemek mümkün değil. Din özgürlüğü alanında yaşananlarla belki insan hakları alanına girdik ama Kürt meselesi başta olmak üzere insan hakları sorunlarıyla kısa sürede yüzleştik. Devlet ve iktidarlar bir insan ve toplum biçimi belirlemişti. Bunu insanlara dikte etmeye çalışıyordu. Sorunlara karşı mücadeleye başlamıştım. Düşünsel olarak itiraz ediyordum. Okuyarak, yazarak sorunlara bireysel çözümler bulmaya çalışıyor, öğrenci çevremle tartışıyordum sorunları. Ama dikte edilmeye çalışılana itiraz netti.

Zaten eleştirel düşünceye yatkın birisiydim. Dindar bir aile ve çevrede büyüsem de İslami camianın hatalarını, açmazlarını hep eleştirel gözle değerlendiren bir kişiydim. Kürt meselesi de kısa sürede ilgimi çekmişti. Kürt olmasam da Kürtlere büyük haksızlıklar yapıldığını daha çocuk yaşlarımdan itibaren anlamıştım. Kürtlere sempatiyle bakıyor ve zulümden kurtulmalarının dini bir kardeşlikle daha kolay olduğunu düşünüyordum. Zamanla profesyonel anlamda MAZLUM-DER’de çalışmaya başladım. (Profesyonel derken para kazancı anlamında değil, insan hakları mücadeleleri hep fedakarlık ettiğimiz bir alandı). MAZLUM-DER Kocaeli Şube başkanı idim ve başörtüsü başta olmak üzere Kürt meselesi, insan hakları sorunlarıyla somut uğraşıyorduk. İyi niyetliydim ve bu bana haksızlığa uğrayan diğer grupları da tanımamı sağlıyordu. Alevileri, Hristiyan misyonerleri, LGBT’lileri, işçileri, kadın haklarını da takip ediyordum. 

Ve zamanla MAZLUMDER genel başkanlığı. Askeri vesayet anlayışıyla karşı karşıya gelme ve yaptığımız itirazdır. Ayrımsız bir mücadele geleneğini MAZLUM-DER başkanlığı bıraktıktan sonra da devam ettiriyordum. Hrant Dink cinayetinin 5. Yılında 2012’de ‘Adalet talebimiz var’ isimli Müslüman aydınları katarak oluşturduğum çalışma ile Ermeni meselesinde önemli bir şeyler söylemeye başlıyordum. İşte tam bu esnada insan hakları denen kavramın özgünlüğünü sahada daha iyi anlamıştım. O ana kadar çalışmalarımı destekleyen Akit, gazeteci Hrant’ın haklarını savunmak için inisiyatif oluşturmamdan rahatsız olmuştu. Aleyhimize yayınlara başlamıştı. Çünkü farklı kesimleri birleştirmiş, Hrant ve hakkını soruyordum. Hrant’ın arkadaşlarını da dahil etmiştim. Akit bundan rahatsızdı. Biz onlara göre ‘Ermenici’ idik. Çirkin yayınları devam edince “Sessiz kalmamak gerek” isimli bir imza kampanyasıyla İslami camianın aydınları olarak Akit’in çirkin yayıncılığını kınadık. Bu gazeteyi daha da çılgınlaştırdı. Kampanyamız, ‘terörist PKK’lılardan imza kampanyası’ olarak düşmanlaştırıldı. Bu haber beni şüphelendirdi, teknik bir araştırmayı, Telekom’daki tanıdıklarım aracılığıyla yaptırdığımda karşıma şok bir gerçek çıktı. Şüphem doğruydu. Habervaktim sitesi Ankara bürosu adresli kampanyamıza girişler yapılmıştı. Yani hem gazeteci olarak bu isimler girmişlerdi hem de on dakika sonra “Şok, şok, şok, Kandil’den imza” vb. haberi yapmışlardı. Suç duyurusu yaptım. Çirkin yayıncılığa devam edince tazminat davaları açtım ve üç dava kazandım (Tabii sorumluluğu üzerinde mal varlığı olmayan birine verdiklerinden parayı tahsil edemedim☺).

Bu olay bana daha net öğretmişti. Neyi? Kendi camiana yakın olsa bile haksızlığa boyun eğmediğin takdirde karalanacağını bileceksin ama tek başına kalsan bile -ki o zaman bu mücadelede çok kişi geri adım atmış ben yalnız kalmıştım- yine de mücadeleye devam edeceksin. Demek ki insan hakları öyle sadece kendi kimliğin ve popüler siyasi sorunlarla uğraşmak değil, gerektiğinde kendine yakın isimleri karşına almak demekti. Bunu acı bir şekilde tecrübe etmiştim. Yıllarca yayınlarını desteklediğim, yanlışını tevil ettiğim insanlar acımasızca beni karalamışlardı. Hak üzere onları hakkaniyete çağırmam hep boşunaydı. 

Demek aynı kulvarda gördüklerimiz insan hakları mücadelesinin bir numaralı engeli olabiliyordu. Demek insan hakları mücadelesi kimlikler üstü çok nitelikli, zor, meşakkatli ama sonunda hep haklı çıktığımız bir mücadele idi. Bu olay sonrası köşe yazısı yazdığım Milat gazetesinden, Akit gazetesinin baskısı nedeniyle ihraç ediliyordum. Bütün günahları ortaya dökülmüştü ama beni ihraç ettirerek, karalatarak zarar vermeye çalışıyorlardı.

Hekimken ihraç edildiniz, ardından milletvekili seçildiniz ve KHK ile ihraçları da sıklıkla gündeme getirdiniz? Bu ihraçların çoğu çeşitli gerekçelere dayandırıldı. Sizin ihraç gerekçeniz neydi? İhraç edilmenizle ilgili hukuki süreç hangi aşamada?

İhracım OHAL komisyonu tarafından onandı. Başvurum reddedildi, şu an idare mahkemesindeyiz. Kürt meselesiyle ilgili paylaşımım ve o zaman daha bitmemiş dava sürecim gerekçe gösterilmişti. Skandal bir karardı, ön yargılı bir karardı. Güya çalıştığım hastaneye sormuşlar, onlar da ‘terörist’ demişler ve karar vermişler. 

Hekimlikten siyasete doğru evrilen bir yaşantınız var. Milletvekili olma düşünceniz nasıl şekillendi? Özellikle HDP çatısı altında siyasi mücadele yürütmeniz hem de bir Türk olarak bu parti bünyesinde siyaset yapmaya iten etkenler nelerdi?

MAZLUM-DER’de çalışmam, yerel ve ulusal medya organlarında uzun süre yazmamdan dolayı tanınmış birisiydim. Kürtler beni seviyordu. İhraç edilmiş ve uzun süredir iş bulamayan bir doktor idim. Kocaeli’ deki hiçbir özel hastane bana “Devletle karşı karşıya geliriz” diye iş vermiyordu. Oysa tanınmış bir doktor olarak sayemde iyi para kazanabilirlerdir. İl dışında da iş bulamıyordum. Sonunda bir vesileyle Batman’da bir özel hastane iş bulmuştum. Uzaktı ama ilgilendiğim Kürt meselesiyle ilgili sahada araştırmalarıma yardımcı olabilirdi. Batman’da uyumla, huzurla çalışıyordum. Köşe yazarlığı yaparak haftada üç kez medyada yazıyordum. 2018 Mayıs ayı idi. HDP Kocaeli İl Başkanı Şehabettin bey beni aradı ve Kocaeli 1. sıra adaylığı teklif etti. O ana kadar aktif siyaset yapmamıştım ve birçok insan hakları sorununu gündem ediyordum. İnsanları söylemim siyaset arenasında zarar görür müydü? Taraf dili kullanmam sıkıntı olur muydu? Kararımı verdim her alanda verdiğim insan hakları mücadelemi HDP saflarında da rahatlıkla yapabileceğimi karar verdim ve teklifi kabul ettim. İki yıl sekiz ay süren siyaset hayatımda bunu yaptım. İnsan Hakları İnceleme Komisyonu üyesi olmayı istedim ve ayrımsız bir insan hakları mücadelesi yürüttüm. Türk bir siyasetçi olarak HDP’de vekillik yapmam HDP’nin Türkiyelileşme vizyonuna katkıda bulundum. Türkiyelileşmeyi, Kürt sorunu daha her sorunun bu toplumun anlayacağı bir şekilde anlatma ve birlikte çözüm iradesi olarak anlıyorum. Yaptığım çalışmalarla farklı kesimlerin HDP’ye yönelik sempatisinin arttığını gözlemledim. İlk defa hayatında bir HDP’li vekille görüştüğünü, derdini aktardığını ve oy vereceğini söyleyen çok kişiyi tanıdım. Bu toprakların barışı için çok iyi işler yaptığıma inanıyorum.

Bir Türk olarak Kürt sorununa dair yayımlanmış bir haberi paylaştığınız için önce milletvekilliğiniz düşürüldü, ardından da tutuklandınız. Bu durum sizin için bir sürpriz miydi, yoksa beklediğiniz bir durum muydu?  

Bu ülkede Kürtler çok büyük hak ihlalleri yaşadılar. Çünkü asimilasyoncu politikaları kabul etmek istemediler. Edenler açısında sorun yoktu; Türkleşerek ve kimliğini reddederek müreffeh bir hayat sürebiliyordu. Kürdün hak istemesi cezalandırma nedeniyle, Türk’ün Kürtlerin haklarının verilmesini istemesi yine cezalandırma için bir gerekçe idi. ‘Dokununca yandığınız’ bir mesele Kürt meselesi, sistemin kırmızı çizgisi. Bir Türk olarak Kürtlerin haklarının iadesini istediğim için doktorluktan KHK ile ihraç edildim. Bu millet beni vekillikle onurlandırdı ama sistem vekillikten de ihraç etti. Bunlar hep Kürt meselesiyle ilgili sosyal medya paylaşımlarının yargısal alanda sonuçlanan kararlarıydı. Bu durum sürpriz değildi, bu ihraçlardan sonra cezaevindeyken benim çektiğimin bin katının Kürtler tarafından yıllardır yaşandığını düşündüm. Sistem Kürt meselesini oluşturmuş ve bunu giderme cefasıyla yine Kürtler uğraşıyor. Bu haksızlıktı. Kürt olmayanlar vicdani bir yaklaşımla Kürtlerin başına sarılan soruna sahip çıkmalı ve çözümünün cefasını asıl Kürt olmayanlar çekmelidir. Zira yıllardır sessiz kalınan bir konuda Kürtlerden özür dilenmesi gerekiyorken, çözüm cefasının sadece Kürtlerin omuzuna bırakılmasını, vicdanım kabul etmiyor. Bu kabul etmemenin cezası da bu oluyor. Olsun, ben yanlış yapmadım, çok doğru düşündüğüm için zindandayım. 

Davanın aslında yerel mahkeme sürecinin milletvekili seçilmenizden ötürü durdurulması gerekmiyor muydu? Birçok örnekte yargılamanın dönem sonuna kadar durdurulduğunu görülüyoruz. Sizin davanız da neden böyle yapılmadı? 

Dönem sonuna bırakılması veya AYM başvurusu sonucunun beklenmesi gerekirdi. Böyle birçok örnek var. Mesela Sebahat Tuncel örneği, mesela 2012’de eski BDP vekili Kemal Aktaş’ın cezasının okunmaması olayı vb. Hemen okunması için yasal engel yok ama madem milli irade, demokrasi deniyor; milletin iradesinin tecellisi olan milletvekilinin dokunulmazlığının esas alınması gerekirdi. Meclis’in ruhunun bu olması gerekirdi. Yasal olarak da aslında propaganda suçunun üyelik suçundan ayrı olmasına dair 3 Ekim 2001’deki değişiklikle Anayasa’nın madde 14’teki kısıtlayıcı hallerin dışında tutma durumu vardır. Ne bekletilme ne de dokunulmazlığın devam ettiği dikkate alındığında aslında durması gereken bir yargılama devam ettiği için yok hükmünde olan bir karar olması hasebiyle her açıdan milletvekilliğimin halen devam etmesi gerekiyordu.