CANAN COŞKUN
canancoskun2@gmail.com
@canancoskun
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Cumhuriyet gazetesinin eski yöneticilerinin Ekim 2016’da gözaltına alınarak tutuklanmalarıyla ilgili başvuruda Türkiye’yi mahkum etti.
Sekiz yöneticinin ifade ve basın özgürlüğü ile özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edildiğini hükmeden karar, bu ihlallerin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 18. Maddesine göre siyasi bir nedenle yapıldığını ifade eden Litvanyalı yargıç Egidijus Kūris’in eleştirilerini de barındırıyor.
Yargıç Küris’e göre, “18. maddeye ilişkin şikâyetlerin değerlendirmesindeki gelişme süreci halen ufukta bir yerlerde. Bu dava sadece o ufku bir adım uzağa taşıdı.”
Cumhuriyet gazetesinin bağlı olduğu Cumhuriyet Vakfı’nın tüm yönetim kadrosu -birkaç istisna dışında- 31 Ekim 2016’da terör örgütlerine yardım etme suçlamasıyla gözaltına alınarak tutuklandı.
Gazetede yayımlanan haberler ve köşe yazıları suç delili olarak gösterildi.
Temmuz 2017’de yapılan ilk duruşmada Önder Çelik, Turhan Günay, Mustafa Kemal Güngör, Hakan Kara, Musa Kart, Güray Öz ve Bülent Utku tahliye edildi. Eylül 2017’de Kadri Gürsel, Mart 2018’de Ahmet Şık ve Murat Sabuncu, Nisan 2018’de de Akın Atalay tahliye edildi.
Yargılama sonunda üç yıl dokuz ay ila sekiz yıl bir ay hapis cezasına mahkum edildiler. İstinaf mahkemesi de kararı kesnleştirdiği için Önder Çelik, Mustafa Kemal Güngör, Hakan Kara, Musa Kart ve Güray Öz Nisan 2019’da tekrar cezaevine girdi.
Yargıtay’ın mahkumiyet kararını bozması üzerine Eylül 2019’da tahliye edildiler. Yerel mahkeme, bozma kararına direndiği için dosya şu an Yargıtay’da.
Tutuklanan yazar ve yöneticiler Mart 2017’de AİHM’e başvurmuştu. AİHM de başvuruyu öncelikli olarak değerlendireceği açıklamasını yapmıştı.
Karar başvurunun üzerinden dört yıl geçtikten sonra geçtiğimiz hafta açıklandı. Anayasa Gündemi internet sitesinin çevirdiği karardan öne çıkan bazı kısımlar şöyle:
– Yasa dışı örgütlerin Cumhuriyet’in yöneticilerine veya gazetecilerine bir şiddet kampanyasının hazırlanmasına ve yürütülmesine yardımcı olmak veya bu tür şiddeti meşrulaştırmak amacıyla belirli öğeleri yayınlamak veya belirli bir yayın politikasını izlemek için talepte bulunduğunu veya talimat verdiklerini ileri sürebilecek herhangi bir özel olgu veya delil yok.
– Başvurucuların tutuklanmalarından sorumlu yetkililer tarafından suçlandıkları eylemler, bir terör örgütüne yardım etme suçunun işlendiğine dair makul bir şüphenin varlığını tespit etmek için yeterli olarak kabul edilemez. Murat Sabuncu ve Akın Atalay’ın daha sonra hakkında ceza davası açılan kamuya mal olmuş kişilere yaptığı telefon görüşmeleri, gazetecilik faaliyetinin normal seyrine uygundur ve başvurucuların itham edildikleri cezai suçları işlediklerine dair makul bir şüpheye dayanak oluşturmaz.
– Yazar Aydın Engin’in ‘Cihanda sulh, peki yurtta ne?’ yazısında, darbe girişiminde bulunan ‘Yurtta Sulh Konseyi’ tarafından kontrol edildiği için darbe teşebbüsünün tarihini açıkladığı çıkarımı mantık çerçevesinde yapılamaz.
– Yazı ve gönderiler, terör suçları işlemeye yönelik herhangi bir teşvik içermeyip şiddet kullanımına göz yummamış ve meşru makamlara karşı ayaklanmayı teşvik etmemiştir. Yayınlanan materyallerden bazıları, yasaklanmış örgütlerin üyeleri tarafından dile getirilen görüş açılarını bildirmiş olsa da, yasa dışı örgütlerin bakış açıları da dahil olmak üzere, halkın bir çatışma veya gerilim durumuna bakmanın farklı yolları hakkında bilgilendirilme hakkına sahip olmasını gerektiren ifade özgürlüğü sınırları içindedir.
– Gazeteci Ahmet Şık’ın savcıyı rehin alan kişilerle yaptığı görüşmeye gelince, mahkeme faillerden biriyle terör operasyonun ortasında yapılan röportajın haber veya bilgi değeri olduğunu ve gazetecinin röportajı yürütme şeklinin – soruların karşıt doğasının vurguladığı gibi – kendisini röportaj yapılan kişiden açıkça uzaklaştırdığını durumunun inkar edilemez olduğunu düşünmektedir. Tüm bunlar ele alındığında, röportajın amacının, üçüncü bir tarafça yapılan açıklamaların yayınlanması anlamına gelen aşırı solcuların fikirlerinin propagandasını objektif olarak yapmaktan ziyade tam tersine genç militanları ve onların şiddet içeren tavırlarını ifşa etmeye çalışmaktır.
– Adli makamlar, toplumsal tartışma bağlamında, ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğüne uygun olarak yetkililere meşru bir şekilde yöneltilen eleştirileri, terör örgütlerine yardım etmek ve/veya bu örgütler lehine propaganda yapmak olarak nitelendirmiştir. Ceza hukukunda böyle bir yorum kamu özgürlüklerini tanıyan iç mevzuatla uzlaştırılması sadece zor olmakla kalmayıp, aynı zamanda sözleşme sistemi için önemli bir risk teşkil etmektedir. Bu durum, hükümetin ve resmi makamların savunduğu görüşlere aykırı bir görüş ifade eden herhangi bir kişinin terörist veya teröristlere yardım eden kişi olarak nitelendirilmesine neden olabilir. Böyle bir durum, çoğulcu bir demokraside, siyasi muhalefetle aynı hizada olan ancak şiddet kullanımını desteklemeyen gazetecilere karşı makul bir şüphenin varlığına dair tarafsız bir gözlemciyi tatmin etmekten acizdir.
18. madde şerhi
Mahkeme, başvurucuların siyasi sebeplerle tutuklandıkları ve sözleşmenin 18’inci maddesinin ihlal edildiği iddiasını ise reddetti. Mahkeme, Can Dündar’ın ‘MİT TIR’ları’yla mühimmat sevkiyatına ilişkin haberi nedeniyle Erdoğan’ın yaptığı açıklamalarının, Dündar’ın şahsı altında Cumhuriyet gazetesine yönelik olduğunu kabul etti.
Erdoğan’ın, Dündar ve Erdem Gül’ün tutukluluğunun hak ihlalı olduğunu tespit eden Anayasa Mahkemesi kararıyla ilgili “Karara uymuyorum, saygı da duymuyorum” açıklamasının hukuk devletinin ana ilkeleriyle çeliştiğini ifade eden Mahkeme, açıklamayla ilgili ‘hoşnutsuzluk’ tanımını kullandı.
Muhalefet şerhi
Bu durumun, başvurucuların sözleşmeyle uyumlu olmayan nedenlerle tutuklandığının delili olmaya yetmeyeceği değerlendirmesinde bulundu. Mahkeme’nin bu tespitine yargıç Küris muhalefet şerhi koydu. Şerhten öne çıkan bazı kısımlar şöyle:
– Sözleşme’nin 18. maddesi açıkça ihlal edilmiştir. Başvurucuların gözaltına alınmalarının, devam eden tutukluluk hallerinin ve kendilerine karşı yöneltilen cezai suçlamaların politik bir yanının olmasının yanında, bunlar birer başarısız hukuk kisvesi ile örtülmeye çalışılmış ve aynı şekilde verilen hüküm de politik müdahalelerle lekelenmiştir. Hukuk devletinin temel ilkeleri göz ardı edilmiştir. Bunların hepsi resmi makamların güttüğü politikadan kaynaklanmaktadır. Başka türlü devlet makamı için kritik olan bir gazetede çalışan gazetecilere, editörlere veya yöneticilere karşı alınan önlemlerin -resmi makamların gözünde- yayın politikasını değiştirdiği ve ‘okurlarının dünya görüşü ile açıkça zıtlaşan’ bir tutum benimsediğinden bahisle değerlendirilmesi mümkün olabilir mi?
– Mahkeme, on yıllardır 18. maddenin ihlal edilebilmesi için ‘inkâr edilemez ve doğrudan’ bir kanıtın varlığını aramıştır. Mahkeme’nin ‘hukuki anlamda delil’ yaklaşımının aşırı sınırlayıcı olması ve 18. madde kapsamında ihlal olduğunu saptamaması, rejimler arasında cezasızlık duygusunu ve sözleşmenin muhaliflerini devlet eli ile zulmeden ‘önemli kişilerle’ karşılaştığında geri adım attığı endişesini güçlendirmektedir. Bu durum mahkemenin imajını zedelemektedir.
– 18. maddenin muhtemel bir ihlali, hukuki sürecin politikaya bağlı olduğunu ve boyun eğdiğini gösterebilir ve göstermektedir de. Aksi halde ‘diktatörlük’, ‘otokrasi’ veya ‘politik zulüm’ siyasi bilimlerin değil, bilim kurgunun birer terimi olurdu. ‘Gizli amaç’ fikri bizzat hukuki süreçlerin politik bir yanlarının da olabileceği görüşüne dayanmaktadır. Mahkeme, böyle bir iddia ile karşı karşıya olduğunda gerekli incelemeyi yapmalı ve bu ihtimalin gerçeklik haline gelip gelmediğine karar vermelidir.
– Mahkeme, cumhurbaşkanının -bir tanesi ‘açıkça hukuk devleti ilkesinin temeline zıt olarak’ nitelendirilmiş- açıklamalarının ‘bizzat başvuruculara değil, bütün Cumhuriyet gazetesine Dündar’ın yayın yönetmenliği doğrultusunda yöneltildiğini ve bu nedenle haklı kılındığını’ kabul etmiştir. Bu ne anlama gelmektedir: Gazetenin ‘tamamının’ kendi başına var olduğunu ve kendisinin editörlerinden, gazetecilerinden ve yöneticilerinden bağımsız olduğu anlamında mı gelmektedir? Buna kim inanır?
– (…) Buradaki sorun, neyin yargı üzerindeki politik baskının masum bir ‘memnuniyetsizlik belirtisi’ olarak nitelendirilmesine neden olduğudur. Cumhurbaşkanınca yapılan açıklama, bütün olaylara bakıldığına, her şey olabilir ancak masum olamaz nitekim bu bir niyet açıklamasıdır.
– Cumhurbaşkanının ‘Bu haberi her kim yazdıysa cezasını çekecek, bu iş burada bitmez’ açıklamasına rağmen halen ortada ‘saklı bir amacın’ olmadığına karar vermek nasıl mümkün olabilir? Bu tehdit havada kalmamış, bizzat gerçekleştirilmiştir. (…) Ülkedeki en güçlü politik aktörün ilgili haberi yazan kişiye yönelttiği doğrudan tehdidine ne demeli? Bu da mı sadece ‘memnuniyetsizlik’ belirtisi? Yoksa bu açıklama da kişilere değil ancak gazetenin geneline mi yöneltilmiş? Ayrıca bu açıklama ‘bir yargı kararının arkasındaki art niyetin’ var olduğu ‘belli durumlardan’ biri midir?
– 18. maddeye ilişkin şikâyetlerin değerlendirmesindeki gelişme süreci halen ufukta bir yerlerdedir. Bu dava sadece o ufku bir adım uzağa taşımıştır.