Boykot, sandık, müneccimlik ve sükûnet üzerine (1)
B

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

MURAT SEVİNÇ

Bir kaç gün önce, akşam hayli geç saatte Karaköy’de vapur bekliyordum. Vapurun yarısını dolduracak kadar yolcu vardı. Kapılar açılınca, o az sayıda yolcu gündüz vakti metrobüs performansı sergileyerek koşmaya başladı. Makul hiçbir açıklaması yoktu bu davranışın. Fakat bunu dile getirdiğinizde, “E bu şehir böyle” diyorlar! Türkiye siyaseti, İstanbul ahalisi gibi. Çoğu zaman gerekçesini düşünmeden, sürekli koşuyor. Yakalamakta zorlanıyorsunuz. Ardından, “Neden yakalamalıyım ki, nereye giderse gitsin, bana ne” demek istiyor, diyemiyorsunuz. Zira gideceği yer sizi de ilgilendiriyor.

YSK bir ‘şey’ verdi. O ‘şeyin,’ bir karar olduğu söylendi. İstanbul’da binlerce sandıktan birkaç yüzündeki sandık görevlilerinin ‘uygun’ (kamu görevlisi) olmadığını ‘tespit’ etti. Öyle bir tespit ki, zarfta yer alan dört oy pusulasından ‘üçünü’ geçerli sayıp yalnızca ‘birini’ iptal etti. İşte bu şey, YSK’nin şeyi olduğundan ‘bağlayıcı’ kabul ediliyor. Henüz gerekçe dahi yazamadılar. Yazamıyorlar.

Bu süreçte, Türk-İslamcı iktidar, ‘işine gelmeyen’ bir seçim sonucunu kabul etmeyeceğini kuşkuya yer bırakmayacak ölçüde ilan etmiş oldu. İster soldan sağa, ister sağdan sola okuyun, yaşadığımızın Türkçesi bu.

Sonrasında birkaç tartışma aynı anda başladı.

Biraz derin nefes alıp sırayla gidelim.

Önce, ‘Kürtler bu kez AKP’ye oy verir’ diyenler oldu:

Öcalan’ın mektubunun okunması ile YSK kararının aynı güne denk gelmesi/denk getirilmesi, böyle düşünmeye teşne olanların varsayımını güçlendirdi. Burada herhalde birkaç şey söylenebilir:

Selahattin Demirtaş’ın, savunmasında, Öcalan’ın başkanlık konusunda hayli uzlaşmacı bir yaklaşım sergilediğini söylediğini biliyoruz, sizler de okumuşsunuzdur. Demirtaş’ın “Seni başkan yaptırmayacağız” çıkışı, HDP’nin ‘diğerlerine rağmen’ aldığı bir karardı. Dolayısıyla ortada, çoğu zaman yaratılmaya çalışılan malum imaja uygun, mütemadiyen bir yerlerden emir alan bir siyasal parti filan yok. Her seçim zamanında, “HDP, AKP ile anlaşacak” yaygarası yapanlara şunu hatırlatmakta yarar var sanırım: HDP’liler, diğer partiler AKP ile anlaşıp ‘anayasaya aykırı değişikliklere’ evet dediği için, cezaevindeler. Biraz ‘zeka testi’ gibi oldu ama insan tahammülde zorlanıyor hakikaten. Ayrıca HDP, Batı’dan da destek alıp o 12 Eylül faşizminin seçim barajını geçebildiği için iktidar partisi bu güne dek TBMM’de ‘tek başına’ kalamadı. Peki son seçimdeki HDP/Demirtaş etkisinden söz etmeye gerek var mı? Demem o ki, elbette HDP de her parti gibi eleştirilebilir; ancak her seçimde aynı zırva fantezilerin peşine düşmektense biraz daha sakin olup insafsızlık ve ayıp etmemekte yarar var. HDP’nin AKP ile anlaşmasını eleştirmek için, önce HDP’nin AKP ile anlaşması gerekir sanırım. Bakın, ne denli saçma bir cümle oldu!

Ana konuya dönelim. Yenilenecek İstanbul seçimiyle ilgili iki düşünce/öneri var (idi):

Biri hayli zayıf, boykot eğilimi/önerisi. Diğeri, çok daha güçlü olan, sandığa gitme eğilimi/önerisi. Türkiye’de, herhangi bir konuda güçlü eğilimi temsil eden tarafta olanların, diğerlerini küçümsemesi adettendir. Şimdi de, boykotu dillendirenlere, ‘enayi’ ve boykot önerisine ‘enayilik’ diyenlere tanık olunuyor.

Ben o enayilerden biriyim. Ancak, oy vermeyi tümüyle stratejik bir yol olarak gördüğümden, inatçı bir enayi değilim neyse ki. Önemli olan koşullar ve baskın eğilimi iyi çözümleyebilmek. Haliyle, bu bir ‘boykot önerisi’ yazısı değil kesinlikle. Muhalefet partileri kararını verdi. Ben de herkes gibi gidip oy kullanacağım. Okuduğunuz yazıda ise çok kısaca, iki yöntemin de ‘muhtemel’ olumlu ve olumsuz yanları üzerinde bir iki satır karalamayı deneyeceğim. Biraz derin nefes almayı, sakinleşmeyi, düşüncelerimizin mutlak doğru olmayabileceğini kabullenmeyi, hiç birimizin geleceği bilen kâhinler olmadığını bir kez daha hatırlatmayı, önererek.  

Boykot seçeneğinin muhtemel etki ve sonuçları:

Yazının başında da altını çizmeye çalıştığım gibi, 31 Mart ardından yaşananlar, Türkçü-Siyasal İslamcı birlikteliğinin işi nereye vardırabileceklerinin çok önemli bir göstergesi, ‘fragmanı’ oldu. Daha önceki örneklerden farklı olarak ilk kez bir seçim sonucu kabul edilmedi. Önceki malum “istikşafi müzakere” zırvası, anayasanın o esnada tanıdığı bir imkanın zorlanmasıydı. Ancak bu kez, kırk gün boyunca alıştırılan kamuoyunun gözünün içine baka baka sonuç iptal ettirildi. Hâl böyleyken, artık başka bir eşikteyiz.

Boykot, olağanüstü koşullarda, o koşulları dönüştürebilmek umuduyla başvurulan bir siyasal taktik. bireysel boykot da kuşkusuz bir ‘tercih’ olmakla birlikte, ‘sonuç’ verme ihtimali yok. Haliyle, nicelik önemli ve ancak toplu-örgütlü boykotun bir anlamı var. Örgütlü boykot kolay iş değil. Hem, seçime (eğer boykot edilen bir seçimse) katılımı asgari seviyeye indireceksiniz hem de sonrasını planlayacaksınız. Öyle ya, muhalefet seçime katılmasın iyi hoş da, sonrası nasıl getirilecek. Haliyle kısa ve orta vadeli bir plan/programın olması gerekiyor. Örneğin eğer İstanbul seçimi muhalefet tarafından boykot edilseydi, aynı muhalefetin TBMM’den çekilmesi gerekirdi. Gerçi biri diğerine bağlı değil ama eğer bir parti seçimin anlamsız olduğunu ilan eden bir eylem yapıyorsa, parlamentoda işi ne?

YSK 6 Mayıs akşamı ‘şeyini’ açıklayınca, herhalde çok insanın aklına sandığa gitmemek de gelmiştir. Eğer 23 Haziran’da bir kez daha yapılacak olan İstanbul seçimi muhalefet tarafından boykot edilseydi ve oy verme oranı yüzde 40’lara düşseydi ne olurdu? Muhalefet, uzun süredir yapamadığı şeyi yapar, siyasal rejimin adını koyardı. Evet, adını koymak önemlidir. Hastalığın adını koymazsanız, tedavi olamazsınız. Muhalefet, “Seçimi ben kazandım” diyor. Ben de bir yurttaş olarak bunu kabul ediyor, yürekten destekliyor ve yine bir yurttaş olarak muhalefete şu soruyu yöneltiyorum: Peki seçimi kazandıysak, neden bir kez daha girmeyi kabul ediyoruz? Kazanmış biri, neden sanki o seçim hiç yapılmamış gibi davranabilir mi?

Muhalefet boykot yerine seçime girmeyi tercih ederek, iktidara bir kez daha “Kabul, senin istediğin gibi oynayacağım bu oyunu” dedi. Ne yazık ki, “Git kendi oyununu kendin oyna, ben yoğum” demedi.

Bunu söyler söylemez, ilk karşılaşılan soru/tepki şu oluyor: “İyi de kardeşim, adamların umurunda mı senin boykotun, gider koltuğa kurulurlar.” Ben aynı kanıda değilim. Bayar/AP çizgisinin milli iradeciliği yüzde 99’u hedeflemiyor. İstedikleri şey, varmış gibi görünen bir sandıktan ne yapıp edip o yüzde 51’i çıkarmak. Meşruiyetlerini tümüyle buna dayandırıyorlar ve demokrasiden anladıkları da bu. Yani, çoğulcu değil, çoğunlukçu bir yönetim. Yüzde elliyi geçer, canımın istediğini yaparım. Bunun günümüz çoğulcu demokrasi anlayışıyla herhangi bir benzerliği yok kuşkusuz.

Tabii bu değerlendirme, tarihsel bir yoruma dayanıyor. O durumda iktidarın herhangi bir meşruiyeti kalmayacağını söylemek bu açıdan mümkün. “Gelir bir güzel kurulurlar, bunlar umursamaz öyle şeyleri” demek ise daha ziyade, tahmin. Ayrıca bana kalırsa yanlış bir tahmin filan değil. Bence de gelir bir güzel kurulurlar! Ancak belediyeyi kazanmak ile meşruiyeti tümüyle yitirmek ‘aynı anda’ mümkün. Söylemek istediğim bu. Başka bir deyişle, belediyeyi kazanmak seçimi kazanmak anlamına gelmeyebilir.

Eğer seçim boykot edilseydi, muhalefet parlamentodan da çekilir miydi? Sonrasını nasıl yönetirdi? Derdini kime nasıl anlatırdı? Seçmenini ikna edebilir miydi? Bilmiyorum. Kolay değil bu sorulara yanıt vermek. Ancak şunu biraz biliyor, biraz da hissediyorum: Muhalefetin özellikle CHP yönetimi kanadı, boykotu dillendirmek dahi istemedi. Ve özellikle CHP seçmeni daha çok ‘seçimden’ yana tavır koydu. Sanırım bu tavırda, Belediye Başkanı İmamoğlu’nun o akşam yaptığı coşkulu konuşmanın da payı var.

Devam yazısı yarın. Seçime girme kararı ve muhalefete YSK ile ilgili naçizane bir iki öneri… Bir de ‘coşku’ üzerine. Malum, her şeyin fazlası zarar!