'Tatava yapmamak suçsa, suçluyum!' diyenlere… (2)
'

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

 

murat sevincMURAT SEVİNÇ

Bir önceki yazıda, yerel seçimde icat edilen ‘Tatava yapma, bas geç’ sloganının, son derece politik bir ürün olduğunu düşündüğümü dile getirmiştim. Devam…

Sloganı sahiplenenler fırsatçılıkla, apolitiklikle itham edilmişti. Suçlayanlara bakılırsa, her yurttaşın bir siyasi çizgisi olmalı ve mutlaka o çizginin temsil edildiği siyasal örgütlenme desteklenmeli; aksi tutum, hafif tabirle omurgasızlıktır.

Mansur Yavaş, Ankara’da CHP adayı gösterildiğinde, sıklıkla Kemalist olmakla eleştirilen CHP seçmeninde, ‘Bizi mecbur bırakıyorlar’ tepkisi doğmuştu. Tepki anlaşılabilir ve tabii haklılık payı vardı.

Bir takım beşinciliği hedefler mi?

Buna mukabil partiler, seçim kazanmak ister. Büyük partiler, her seçime ‘kazanmak’ hedefiyle girmek zorundadır. Gerçekçi olmadığını bilseler de. Aksi halde varlıklarını sürdüremezler. Aynen büyük takımlar gibi. Bir büyük takım, lig başlarken ‘Kısmetse bu yıl beşinciliği hedefliyoruz’ der mi? Oysa çoğu zaman, o yıl pek şansı olmadığının farkındadır.

Partilerin, takımlardan büyük bir farkı var elbet. Takımlar, kırk yılın başı şans eseri şampiyonluk yaşayabilir. Ancak seçime giden partilerin alacakları destek üç aşağı beş yukarı bellidir. Topun direğe çarparak gol olma olasılığı neredeyse yoktur.

Sistemdeki diğer değişkenler de oy oranlarının sabit kalmasına neden olabilir. Örneğin Türkiye’deki yüzde 10 seçim barajı gibi.

Hukuk sistemi ve seçmen eğilimi, partilerin oy oranlarının büyük ölçüde kemikleşmesine neden oluyorsa, geriye seçim ittifakları kalır. Aksi halde Türkiye’nin şu anki koşullarında olduğu gibi, kaç kere seçime gidilirse gidilsin aynı oy oranlarının çıkacağı, trajikomik bir seyirlikle karşılaşırız.

Aklı başında insanların artık nefes almakta zorlandığı memleket!

Hâl böyleyken seçimlerde yaşanacak güç birlikleri, sonuçları kaçınılamaz biçimde antidemokratik olan bu kısır döngüyü kırmak için birer oyuna dönüşmek zorundadır. Sonunda bu oyun da kaybedilebilir. Nitekim Mansur Yavaş kıl payı kaybetti (en azından YSK açıklaması bu yönde!).

Ancak ilk günlerde tepki gösteren seçmen dahi, yöntemin işe yaradığını ve yarayabileceğini fark etti. Türkiye gibi, aklı başında insanların artık nefes almakta zorlandığı memleketlerde böylesi girişimler azımsanmamalı. Aksi takdirde yurttaşın yönetimle bağı, seçmen düzeyinde dahi kopacaktır.

‘Politik’ mesele

‘Tatava yapma’cıların apolitiklikle itham edilmelerinin temelinde, halihazırdaki ‘politiklik’ tanımımızdaki sorunların bulunduğunu düşünüyorum. Politik tavır, ‘yurttaşın, kendi siyasi çizgisine uygun örgütlemeyi desteklemesi’ olarak kabul edilirse, ‘tatava yapma’cılar elbette apolitiktir. Ancak neden siyasi sahada olup biten her şeyi, kurulu siyasal örgütlenmeler içinde düşünmek zorundayız? Türkiye’de siyasi katılım/temsil konusunu, siyasi partiler olmadan tartışamıyor olmamız makul mü?

Bu çıkmazın gerekçeleri olmalı. Örneğin bir neden, 19.yüzyılın ortalarından ve hele ki 20. yüzyılın başından itibaren, demokratik sistemleri siyasal partisiz düşünememek olabilir mi?

Partiler, önce hemşeri grubu, fikir kulübü şeklinde bir arada bulunan ‘erkek’ temsilcilerin oluşturduğu topluluklardı. 19. yüzyılda genel ve (giderek) eşit oyun yaygınlaşmasıyla birlikte, demokratik sistemlerin temel taşıyıcıları haline geldiler. Bu nedenle 1961 ve 1982 anayasalarımız da onları ‘demokrasinin vazgeçilmez unsurları’ şeklinde tanımladı.

Partiler ne işe yarar?

Günümüzde mesele şu ki artık partiler olmadan siyasal temsil üzerine tartışmak mümkün değilmiş gibi bir algı yerleşmiş durumda. Oysa partilerin demokrasinin vazgeçilmez unsurları oluşları, onlar olmadan yurttaşlık ve temsil konuşulamayacağı anlamına gelmez. Bu olgu olsa olsa, partilerin demokrasilerde gerekli birer ‘örgütleyici’ ve ‘siyasal eğitim kurumu’ olduklarını anlatır.

Nitekim artık parlamentolu sistemler içinde partilerin işlevi tartışılır haldedir. Partilerin bugünkü halleriyle  katılım, temsil  ve siyasal eğitim sağlayabilen demokratik örgütlenmeler oldukları su götürür.

İnsaf

Tabii şu ana dek temsili demokrasilerde, sistemin devamını sağlayabilecek yetenekte böyle popüler, başarıya ulaşmış ve gelişmiş bir örgütlenme biçimi daha ortaya çıkmadı. Bu nedenle halen en radikal, en ayrıksı yurttaş kesimleri bile partileşmeye çabalıyor. Baksanıza, daha geçen yıl, Gezi sonrasında partileşme tartışması yaşanmadı mı? Bir de parti kurulmadı mı? İnsaf.

Gezi’yi anladığını iddia eden bir ademoğlunun ‘Gezi partisi’ gibi bir öneri sunması mümkün müydü? Ancak anlatmaya çalıştığım gibi, yurttaşın elinde henüz farklı şeyler denemesini sağlayacak araçlar yok. Bu nedenle, düzene ‘isyan’ ettiğini söyleyenler üç gün içinde ‘2820 sayılı Siyasal Partiler Kanunu’ hükümleri uyarınca bir siyasal parti kurma işine girişebiliyor.

Oysa muhtemelen bir süre sonra, belki de ömür süremizde, siyasal partilerin tümüyle iflas ettiğini ve başkaca örgütlenme biçimleri doğduğunu göreceğiz. Belki de değil, tabii ki göreceğiz!

Hayal değil kaçınılmaz

Örneğin halk isyanları yaşanan tüm ülkelerde irili ufaklı forumların doğmuş ve yaşıyor olması, bizlere gelecekteki katılım ve siyaset yapma biçimlerine dair güçlü ipuçları veriyor. Umulur ki, 20-30 yıl içinde siyasal partilerden ya da hiç olmazsa bugünkü formlardan kurtulacağız ve ortaya çok daha güçlü, etkili katılım ve temsil yolları çıkacak.

Sanırım, genel olarak Batı demokrasilerinde ve az gelişmiş bir demokrasi olan Türkiye’de yaşanan sokak gösterileri ve başkaldırılar, söz konusu kabuk kırılması ve yeni katılım biçimlerine duyulan gereksinimin sonucu.

Elbette her ülkede, toplumda, bu keşfin hızı ve etkisi farklı olacaktır. Burada, bir hayalden değil ‘kaçınılmaz’dan’ söz ettiğimi özellikle hatırlatmak isterim.

Tarihsel olaylara, biraz uzaktan bakmak gerekmez mi? Çok değil 20 yıl öncesinin Türkiye’sinde, Gezi olayları ya da örneğin Selahattin Demirtaş gibi bir siyasetçinin cumhurbaşkanı adaylığı hayal edilebilir miydi? Hayat çok hızlı akıyor ve her şey dönüşüyor. Siyaset yapma biçimleri ve örgütlenmeler de dahil.

Herkes bildiği yöntemle

Tabii bu yazıyı okuyanların bir kısmı, haklı olarak ve kızgınlıkla AKP ve Reis’inden örnek verip ‘Değişen halimiz bu mu?’ diye soracak. Haklı görünüyor olabilirler.

Buna mukabil yinelemek gerekirse: Herkes mücadelesini, ne biliyorsa, ona ne miras kalmışsa, hangi yolları kullanmayı öğrenmişse, ona göre ve o araçlarla yapar. İnsanlar bilmediği yöntemi uygulayamaz.

Gezi’nin sahiplenilememesinde bu şaşkınlığın payı yok muydu? AKP’liler o anormal tepkileri biraz da bu nedenle vermedi mi? Herkesin anlamakta zorlandığı, yeni bir şey çıktı karşılarına ve tabiri caizse, uzayda fink atan uyduyu sapanla taşlamaya kalktılar. Haliyle gülünç duruma düştüler.

İşte siyasal katılımın araçları da, başkaca her şey gibi, hızla değişen toplumsal ve siyasal ilişkiler ağı içinde kaçınılmaz biçimde dönüşüyor. Halihazırda kurulmuş olan ne varsa, sağından solundan çatırdıyor.

Çıkış yolu bulma çabası

Hâl böyleyken, yaratıcılarının asli niyetlerinden bağımsız olarak ‘Tatava yapma bas geç’ sloganı, bu bunaltıcı ve kaotik ortamda ortaya çıkan ‘farklı’ yöntemlerden biri. Ne sıradan ve alışılmış tipte bir ‘fırsatçılık’ ne de ‘baskıcı’ bir tavır.

Kuşkusuz sloganın yaratıcıları, demokrasilerin herkesin ‘tatava yapma hakkı’ olan rejimler olduğunun bilgisine sahiptir. Slogan, otorite karşıtıydı ve bir çıkış yolu bulma çabasıydı. Siyasal partilerin temsil gücünü sorgulamaya yönelik bir yanı vardı. Hani şu, henüz onlarsız bir siyasal yaşamı hayal edemediğimiz siyasal partilerin.

‘Tatava yapma bas geç’ diyenler, ‘Beğendiğin partiyi ya da adayı boş ver, onların hiç sansı yok; oyunu, sana bir sonraki adımı atma şansı tanıyacak olana ver’ demiş oldular.

Ağızlarına sağlık

Bunu derken 12 Eylül seçim yasalarıyla, akıl ve siyasi ahlak dışı yüzde 10 seçim barajıyla iktidar gücünü pervasızca kullananların yarattığı eşitsiz koşullarda (bugünkü seçim yarışı gibi) gerçekleştirilen seçimleri ve önseçimsiz aday belirleyen siyasal parti yapılarını demokratik sayan müesses nizama da, ‘Hadi oradan’ demiş oldular.

Ağızlarına sağlık. Çok da iyi ettiler. Onları apolitik bulanlar, buyursun, verili koşullarda bugün seçim olsa yine yüzde 44, yüzde 27, yüzde 15; yüzde 6; yüzde 2.5 vd. oy ‘alacak’ nazar boncuğu partilerine, görev farz ederek oy vermeye ve bunun adını ‘siyasal bilinç’ koymaya devam etsin.

Türkiye demokratik bir ülke değil. Yaşadığımız bu boğucu zamanlarda, özenle içine sokulduğumuz cendereden biraz kaçabileceğimiz her girişim, her farklı söz ve öneri değerlidir.