Kadınlar, 'zannettiğiniz' çiçekler olmayabilir!
K

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

 

MURAT SEVİNÇ

Bu hafta Dünya İşçi Kadınlar Günü kutlandı. Okuyacağınız yazı, ne günün tarihsel hikâyesi ne de Türkiye’de kadının çilesi üzerine olacak. Yalnızca geçen ay 40’ın üzerinde kadın öldürüldü. Konuyu çalışan akademisyenler, sivil toplum örgütü, uzman kadın var. Bizleri bilgilendirip mücadele ediyorlar. Tanıdık tanımadık hepsi var olsunlar. Burada yalnızca, haddimi aşmamaya çalışarak sohbet etmek istiyorum. Biraz oradan, biraz buradan…

Üç ablayla büyüdüm. Tekne kazıntısıyım anlayacağınız. Evin küçüğü olmak, aslında zannedildiği kadar matah bir şey değil. Ama üç ablayla büyümek, zannedildiğinden çok daha matah bir şey, inanın. Yaşamımdaki en büyük şanslarımdan. Daha sonra yazacağım ‘ablalarla büyümek’ hakkında, o yüzden şimdi uzatmamayım. Hep üzülmüşümdür ablasız ya da kız kardeşsiz (ama özellikle ablasız!) büyüyen oğlan çocuklarına. İnsan küçükken anlamıyor bunun değerini pek, zaman içinde, ‘diğerleriyle’ karşılaşınca ne büyük nimet olduğunu daha iyi fark ettim. ‘Kadın ruhundan anlarım’ filan gibi zevzeklikler yapacak değilim elbet! Onun için kadın olmak gerektir herhalde.

Fakat şu yaşa dek anladığım ve öğrendiğim bir şey, kadının gücü ve karşısındakine, bırakın tüm niteliklerini, yalnızca ‘kadın’ olduğu için öğretebileceklerinin sınırsızlığı. İnsanı yontan, eğiten bir yanı var karşılıklı ilişkinin. Kadını da erkeği de. Bu nedenle kadın erkek bir arada olmak, yalnızca kişi için değil, toplumun sağlığı açısından da çok gerekli. Bir ‘erkeğin’ bir ‘kadını’ insan, yurttaş ve eşit algılamasının başka yolu var mı? Ülkeyi ve siyaseti dönüştürmenin? Ancak bir arada olduklarımızla, gördüklerimizle, insani temas kurabildiklerimizle eşit kabul edebiliriz kendimizi. Bir arada olmaktan kastım, akşam aynı masada yemek yemek değil; aynı dünyaların içinde hizalanmak, yan yana durmak. Özel yaşamda, iş dünyasında, siyasette, tüm devlet görevlerinde, kamusal yaşamda, vesaire…

Bakın sabahtan akşama dek okuduklarımıza. Tecavüz, dayak, işkence haberleri. Mütemadiyen saçmalayan, rezil düşüncelerini ortalığa saçan organizmalar. TV dizilerinde erkek kahramanlar, ya beygir üstünde kahramanlık yapıyorlar ya da maçoluk. En ‘çağdaş’ görünen dizilerde bile erkek, maço. Hele ki şu ara, barış süreci sona erdikten sonra çok popüler olan bol savaşlı dizi karakterlerinin hepsi, erkek oğlu erkek, yalnızca sert bakışlarıyla dahi bir düşman ordusunun canını çıkarabilirler. Tabii tüm bunlar, Türkiye’deki erkeklik halleri açısından daha da vahim sonuçlara yol açma potansiyeli taşıyor. Bu kadar maçoluğu ve beygir üzerindeki uzun saçlı herifi hangi topluma zerk etsen, bir süre sonra akli denge kaybolur. Öpüşmenin yasak işkencenin serbest olduğu başka bir TV ekranı var mıdır ki, medeni herhangi bir toprakta! Sanmam.

Kadın erkek ilişkisinin, cinslerin her düzeyde birlikte çalışmasının, yan yana durmasının, bir ‘toplum formu’ olduğu unutulmamalı. Dolayısıyla, örneğin meclislerinde kadın erkek eşitliği olan bir ülkede, o eşitlik yalnızca bir sayıdan ibaret değil. Bir dünya hayalinin sonucu. Mesele, söz konusu eşitlik tartışma ve taleplerinin o dünyayı inşa etmek için gündeme geldiğini akılda tutmak. Aksi takdirde sonucun, hiçbir dönüştürücü etkisi olmayan görüntüden ibaret kalması muhtemel. Yoksa, örneğin kadın başbakanımız da oldu ama, ‘Erkek gibi kadın,’ dediler, anlatabiliyor muyum! Erkek gibi kadınların değil, kadın gibi kadınların eşitliğinden söz ediyorum.

Bir kadına (ya da bir diğer cinse) ‘çiçek’ benzetmesini yapmak münasebetsizlik değil belki, aksine sempatik bir yanı olduğu da düşünülebilir. Sorun, yaşamın her alanındaki eşitsizliğin ve tarifsiz ‘baskının’ üzerinin çiçek böcek lüzumsuzluklarıyla kapatılması çabası. Canınızı çıkarıyoruz ama çiçeksiniz işte, daha ne! Bizim gibi ülkelerde/toplumlarda erkekler, nüfusun yarısının kadınlardan oluştuğunun farkına varamadı henüz.

Bazı alanlarda kadın sayısı çokmuş gibi görünüyor. Örneğin sanatta, tiyatroda, akademide, kadın erkek eşitliği varmış gibi. İçeriğin aldatıcılığını bir yana bırakalım; peki bakın bakalım bu alanlardaki kadın ‘yönetici’ sayısına. Kaç kadın dekan ya da rektör var Türkiye’de? Arada bir olduğunda da, ‘kadın rektör’ olarak adlandırıyoruz! İşte içselleştirilmemiş eşitlik dediğim şey de bu. Hiç, ‘erkek dekan’ diye bir şey duydunuz mu?

Örneğin şu son günlerdeki (meslek birliği) MESAM kavgasında, yalnızca bıyıklı heriflerin birbiriyle tepişiyor olması garip değil mi? ‘Musikiyle’ ilgilenen ‘kadın’ sanatçı yok mu memlekette? Keşke bir çalışma yapılsa, acep müzik piyasasındaki ‘alıcılar,’ yoğunlukla kimlerdir? Kişisel olarak, Türkiye’de kadınlar sanat etkinliklerini bir yıl protesto etseler, salonların kapanacağı, tiyatroların iflas edeceğini düşünüyorum. Türkiye’de sanatın asıl destekleyicisi kadındır. Sahnede büyüleyen oyuncuları düşünelim. Benim izleyip unutamadıklarım; Yıldız Kenter’i, Zeliha Berksoy’u, Aliye Uzunatağan’ı, Tülay Bursa’yı, Tilbe Saran’ı, Olcay Poyraz’ı, rahmetli Tomris İncer’i, rahmetli Nisa Serezli’yi, Hümeyra’yı, rahmetli Suna Pekuysal’ı, daha nicelerini… İlk aklıma gelenler. Şu an bile heyecanlanıyorum perde açıldığında devleşen kadın oyuncuları düşününce. İyi erkek oyuncular gibi de değil, başka türlü bir ‘büyüklük’ onlarınki. Tam anlatamıyorum ne yazık ki, sözcük dağarcığım bu kadar!

Bir de tabii Müzeyyen Senar, mesela. Türkiye’de yıllardır siyaset yapan erkeklerin kaçı, yakın gelecekte hatırlanır? Büyük çoğunluğu hiç yaşamamış gibi olacak bir gün. Sizler, bizler gibi. Ama Müzeyyen Senar olmayınca, olmuyor işte…

Diğer alanlara bakalım. Deniyor ki, Türkiye’de yargı bağımsızlığı sorunu var. Bana kalırsa yargının ‘aşırı bağımsız’ olduğu gerçeği (!) bir yana, peki yargıda kaç kadın hakim ve savcı var? Böyle bir tartışmaya rastladınız mı basında. Oysa hukuk fakültelerinde kadın erkek öğrenci sayısı eşit. Neden hâlâ kadın kaymakam ve vali sayısı bu kadar az sizce? Bizim SBF’de de öğrenciler sayısal olarak eşitti ve ayrıca kadın öğrenciler genellikle daha başarılıydı. Neden işe girerken ‘daha kolay’ eleniyorlar peki? Ya da neden bazı işlere başvurmakta bu kadar çekingenler? Muhafazakar partilerin kadın kolları zehir gibi çalışıyor. Neden bu emekleriyle orantılı ölçüde ‘görünür’ değiller? Neden bu kadar az parti yöneticisi ve vekil var? Dindar kesimin kadınları o işleri yapamaz mı ya da istemiyorlar mı zannediyorsunuz? Hadi oradan, saçmalığın daniskası! Sol partilerdeki kadın katılımı çok mu matah? Değil.

Kemal Kılıçdaroğlu bir kaç gün önce kadın kotasından söz etti. Güzel. Peki neden CHP’de bir kadın ‘eş başkan’ yok ve bizler sürekli, adı ‘Kemal’ olan birini dinleyip duruyoruz? Neden Anayasa Mahkemesi’nde tek bir kadın üye yok? Zühtü Arslan ‘yeteneğinde’ kadın hâkim/hukukçu bulunamadı mı? Hay aksi! Neden HSK’nin yapısı böyle? Neden hemen hemen tüm devlet kurumlarının tepesinde erkekler var? Neden o şanlı ‘sio’ların büyük çoğunluğu erkek? Basın patronları? Hatta ne yöneticiliği, çoğu işsiz! Oysa bakıyorsunuz o işsiz kadın gazeteci ve muhabirler muhteşem ‘işler’ yapıyor, mesleklerini onurlandırıyorlar.

Ablalarımdan öğrendiğim şeylerden biri, kadındaki içtenlik ve güçtür. Kadın çok daha hesapsız ve dirençli davranabiliyor. Hemen aklıma gelen bir iki örnek vereyim Türkiye’den. Mesela bir kadın sinemacı (Meltem Cumbul), politik duruşundan hazzetmediği yönetmen ile tokalaşmadı. İşte bunu bir kadın yapabiliyor ancak. Ya da Hayrunnisa Gül’ü düşünün. Eşi henüz devlet başkanıyken ve bir resepsiyonda yüzüne yapışmış gülümsemeyle herkesle tokalaşırken, Hayrunnisa Gül, sevmediği bir gazeteciyle el sıkışmayı reddetti. O dünyadan hiçbir erkek bunu yapmaz, yapamaz, böyle bir samimiyete ve güce sahip değildir. HDP’li kadınlar, içeridekiler ve dışarıdakiler, akıl almaz bir dirençle mücadele ediyorlar. Yılmıyorlar. İstanbul’da Canan Kaftancıoğlu maço kültürü ürkütüyor kararlığıyla, ödünsüzlüğüyle. CHP’de Sayek Böke bayrak açıyor, Tur Yıldız Biçer ve Şenal Sarıhan her yerde. Daha iki gün önce Meral Akşener, bana kalırsa yine ancak bir kadının verebileceği tepkiyi gösterdi Erdoğan’a. Dedi ki, “…arkadaş azıcık sus. Birazcık ailene zaman ayır, birazcık evinde otur, her konuda konuşmak mecburiyetinde değilsin. Azıcık evinde otur dinlen, nefes al, biz de nefes alalım…” Eh kusura bakmasın siyasetin bıyıklıları, böylesine içten/güçlü ifadeleri ancak bir kadın dile getirebilirdi!

Kadınların İngiltere’de, ABD’de vs. oy haklarını açlık grevleriyle, yaşamlarını öne sürerek elde ettiklerini (suffragette); Rusya’da 1917 Şubat ayında devrim sürecini başlatıp Çarlık’ı devirenlerin, ‘yasaklara isyan eden emekçi’ kadınlar olduğunu, Türk devriminde kadınların rolünü, TİP’in Behice Boran’ını, hatırlatmaya gerek var mı?

Israrla ve ısrarla; Türkiye’yi de dünyayı da dönüştürücü gücü olan, kararlı ve dirençli kadınlar ve gençler (özellikle 18-25 arası) kurtaracak. Onlara uyum sağlayan, eşitlikçi ilişki kuran erkeklerle birlikte. Kadın eşittir ve yurttaştır. Evdeki, meclislerdeki, kurumlardaki, iş yerlerindeki, okullardaki ‘çiçekler’ değildir. Toplumsal kültür kolay değişmiyor kuşkusuz. Şu çağda hâlâ mangal ateşi yakabildiği için böbürlenen bir cinsin ıslahı kolay değil. Tabii ki zaman alacak. Buna mukabil hiç olmazsa hödüklüğe açıkça hödüklük demeli ve hödüklere hâd bildirmeli…

Yazı önerileri: Ayşe Çavdar’ın şeker fabrikalarıyla ilgili ‘öğretici’ yazısını, buraya bırakıyorum.

Diğer yazı, üç yazarlı ve özellikle KHK’liler ile hukukçu arkadaşlar açısından önemli.