TANER ŞALO/BARCELONA
Yalnızca uçak biletlerinin pahalı olması sebebiyle beyaz yakalıların Avrupa’da ziyaret edilecek kentler listesinde alt sıralara itilen Barcelona’ya kampanyadan yararlanarak uçak biletimizi aldığımızda, ülkemiz gündemini hiç mi hiç meşgul etmeyen Katalanların bağımsızlık referandumunu bir söylentiden ibaret sanıyorduk.

Avrupa’nın ifade özgürlüğü hassasiyeti göz önüne alındığında, hiç beklenmedik görüntülere sahne olan referandum gününün hemen ertesi günü orada olacağımızı idrak ettiğimizde ise ‘sıradan’ seyahatimizin, ‘sıradan’ olmayacağını tahmin etmek zor olmadı.
Barcelona’ya sabahın erken bir saatinde indiğimizde yüzde 42.3 katılımın olduğu, yüzde 90 “Si” oyunun çıktığı referandum sonrası Katalanların reaksiyonlarını gözlemleyeceğimiz, deyim yerindeyse sokağın nabzını tutacağımız için heyecanlıydık. Havaalanında hayat son derece normalken, şehrin merkezine yaklaştıkça her pencereden sallanan bayraklara, her yaş grubundan Katalandan oluşan kalabalıklar eklendi.

Otobüsten indiğimiz Plaça Universitat (Barcelona Üniversitesi’nin de bulunduğu meydan) durağında, hemen her dilde aynı olan ifadelerden faşizm karşıtı olduğunu anladığımız sloganlarla karşılanıyoruz. Kentin genelinde yapılan grev nedeniyle ulaşım araçlarının yüzde 25’inin çalıştığını öğreniyoruz. Sayısı kalabalıkla karşılaştırıldığında oldukça yetersiz olan birkaç kahve dükkanı ve genelde Katalan olmadıkları belirgin olan Asyalılar tarafından işletilen küçük marketler dışında tüm iş yerleri (inanması güç ama AVM’ler de buna dahil) kapalı, kepenkleri inik.
Hemen her cadde tam ortasından trafiğe kapatılmış durumda; halkın yolu kapatmadığı caddelerde ise polisin güvenlik gerekçesiyle caddeleri araçlara kapattığını görüyoruz.

Kiraladığımız daireye hızlıca eşyalarımızı bırakmak için uğrayıp biz de ‘sokağa inmeye’ karar veriyoruz, zira kültür-sanat etkinliği yapabileceğimiz tüm mekanlar kapı duvar vaziyette. Ev sahibimiz bize şehir haritası üzerinden yakındaki açık dükkanları işaretliyor ve Plaça Universtat’tan uzak durmamız gerektiğini sözlerine ekliyor. Akıcı bir İngilizceyle konuşan hanımefendinin sokaktaki durumdan ‘problem’ olarak bahsetmesi kafamızdaki ilk soru işaretinin de fitilini ateşliyor; artık amaçlarımızdan biri de hayatın durmasından yana insanların fikirlerini öğrenmek.

Nihayet sokağa indiğimizde, neredeyse her köşe başının ulusal ve uluslararası basın mensupları tarafından tutulduğunu görüyoruz. Her çapta basın kuruluşunun sorularını yanıtlayan halktan insanları görmek mümkün.
İnsanların sırtları dahil her yeri kaplayan sarı kırmızı, dikine çizgili Katalonya bayraklarının yanı sıra, Barcelona futbol takımının Katalonya bayrağından esinlendiği anlaşılan aynı desendeki forması da oldukça popüler. Konuştuğumuz bazı kişiler, ‘güvenlik gerekçesiyle’ Barcelona futbol takımının kendi sahasındaki maçın seyircisiz oynatılması kararına ayrıca öfkelendiğini söylüyor. Sloganların çoğunun ritmi ve bestesine futbol maçlarından alışık olmamıza bu bağlamda şaşırmıyoruz.

Gezi döneminden gözümüzün aşina olduğu, gençlerin ayakta durmaktan yorulduklarında yerlerde kümelenerek oturduğu, kiminin enstrümanıyla müzik yaptığı ve kiminin sloganlara oturduğu yerden eşlik ettiği, kentin sahil kısmına doğru uzanan Via Laietana isimli caddenin boydan boya insanla dolduğu bir görüntüyle karşılıyoruz.
Tabii ki herkesin yapacağını yapıp ceplerimizden telefonlarımızı çıkarıp fotoğraflamaya, videolar çekmeye ve sosyal medya hesaplarımızda paylaşmaya başlıyoruz. Bir yandan da fark ediyoruz ki her ne kadar Katalonya’nın bağımsızlığının söz konusu olduğu birçok gösteriye sahne olsa da kent halkı bu denli bir kalabalıkların caddeleri doldurmasına alışkın değil. Bundan ‘insan seli’ni daha iyi fotoğraflamak için otobüs duraklarının, heykellerin tepelerine tırmanan insanları gördüğümüzde emin oluyoruz.

Gelmeden önce takip ettiğimiz haberlerin aksine, federal hükümete bağlı polisin gösterilere dağıtmaya yönelik herhangi bir müdahalesi olmuyor. Yalnızca her caddede varlıklarını hissettiriyor ve halkla fazla karşı karşıya gelmeden, uzaktan izlemekle yetiniyorlar. Halkın arasına karışan emniyet birimi ise, haberlerde yer yer ‘federallerle’ karşı karşıya geldiği yazılan Katalonya polisi. Nispeten küçük araçlarıyla kalabalığın içinde hareket ettiklerinde oldukça gürültülü bir sevgi gösterisiyle karşılanıyorlar. Katalonya’nın itfaiye birimi gibi çeşitli yerel kamu personelinin üniformalarıyla sokakta olması ise dikkat çekici; halk sevgisini onlardan da esirgemiyor.
Katalonya bayraklarının yanında, Birleşik Krallık’ın Brexit’ten önceki sıcak konusu olan İskoçya bayrakları, dev Antifaschistische Aktion flamaları, Avrupa’nın milliyetçiliğiyle meşhur bir diğer bölgesi Bask’ın bayrakları da dikkatimizi çekiyor.

Yokluğuyla dikkatimizi çeken bayrak ise Katalonya gibi uluslararası gündeme oturan bir referanduma imza atan Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne ait. Referandumun hukuka aykırı olduğunu bildiren Avrupa Birliği’nin bayrağını taşıyan birkaç kişiyle ise aramızdaki dil bariyeri sebebiyle konuşamıyor ve dolayısıyla amaçlarını anlayamıyoruz.
Kalabalıktan gençlerle gösterilerin ne kadar süreceğine, referandum sonucunun uluslararası destek bulup bulamayacağına, polis müdahalesine dair sohbet ediyoruz. Konuşmalarımızdan öğrendiğimiz, grevin ve gösterilerin planlı olduğu, ertesi gün hayatın normale döneceği ve bugünün kesinlikle tarihi bir gün olduğu.

Katalonya’nın bağımsızlığının başta Avrupa Birliği olmak üzere uluslararası alanda tanınacağı, Katalonya yönetiminin hukuka uygun hareket ettiği ve sorunun hukuk yoluyla çözüleceği yönünde herkes adeta ağız birliği yapmış gözüküyor.
Buradan düğümün mahkemede çözüleceği bir sürece girildiğini, halkın buna kendini hazırladığını ve hukuka güven duyduğunu anlamak mümkün, ancak tabii ki önümüzdeki günlerin neler getireceğini izleyip göreceğiz.