turdao@gmail.com
Son haftalarda dövizdeki kontrolsüz yükseliş Merkez Bankası’nı eleştiri oklarının hedefi haline getirdi. Doğru, banka görevlerini yerine getirmedi, yani enflasyonu düşük tutup mali piyasalarda güveni sağlamak için elindeki araçları kullanmakta kararlılık gösteremedi. Başkan Erdem Başçı döviz kurlarının ateşinin çıkmaya başladığı yaz aylarından itibaren kendi elini oynamaktan çok diğer oyuncuların elini görmek isteyen kararsız bir poker oyuncusu görüntüsü çizdi. Gelgelelim bugün geldiğimiz noktada Merkez Bankası’nı sadece faiz yükseltmiyor diye eleştirmenin alemi yok. TL’nin değerinin yabancı paralar karşısındaki bugünkü durumu Türkiye’nin yıllardır benimsediği temel ekonomi politikası tercihlerinin sonucu.
Her şeyin başı büyüme
Aslında her şey büyümeyle başlıyor. Ekonomiyle ilgili ileriye dönük yapılacak her tercih gelecek dönemde ne kadar büyüme hedeflediğinize göre şekilleniyor. Doğal olarak hükümetler için bu konuda sınır gökyüzü. Ne kadar büyüme o kadar iş, gelir, refah ve inşa edilecek köprü, yol, tünel ve daha ne isterseniz demek.
Yalnız tabii ki bu konuda elinizi kolunuzu bağlayan birçok kısıt var. Bunlardan en önemlisi büyümeyi nasıl finanse edeceğiniz. Özellikle de Türkiye gibi iç tasarrufları düşük bir ülkeyseniz, işe başka ülkelerin tasarruflarını ithal ederek başlıyorsunuz, tabii ki adına faiz denilen maliyet karşılığında.
Hayır, buna devalüasyon diyemeyiz
Türkiye dünyada serbest dalgalı kur rejimini uygulayan gelişmekte olan ülkelerden birisi. Bu sistemde para otoritesi Merkez Bankası’nın döviz kurlarına dönük bir taahhüdü bulunmuyor. Kurlar piyasa koşullarınca belirleniyor ve günlük bazda sert değer kaybı olsa da tanım olarak bu bir devalüasyon teşkil etmiyor.
Dalgalı kur uygulayan, tasarruf açığına sahip bir ekonomide yüksek büyümenin yolu yurtdışından mümkün olan en fazla kaynağı sermaye olarak çekmekten geçiyor. Banka kredisi, borsa ve tahvil yatırımı gibi nispeten kısa vadeli gelebileceği gibi sabit sermaye yatırımına dönük olarak uzun vadeli doğrudan sermaye olarak da geliyor dış kaynak.
Kurlar nasıl yükselmesin!
Kamu mali disiplini, hiç olmazsa tek haneye inmiş enflasyon ve ekonomik hedefleri öngörülebilir sayılacak bir tek parti hükümeti sermaye girişi için gerekli ortamı sağlıyor. Temel öncelik, faizleri düşük tutarak hem yurtiçi tüketim hem de ihracat için üretim yapan işletmeleri desteklemek haline geliyor. Aynı zamanda tüketiciler için borçlanmayla gelir ötesinde harcama kapasitesi yaratmak da bu sarmalı tamamlıyor. Kurlar bu durumda dış kaynak girişini etkileyen risk algılaması ve yurtiçindeki döviz talebine bağlı bir seyir izliyor. Dışarıdan döviz girişini azaltan risk algısı yükselip içeride de döviz talebi artınca kurlar yükselebiliyor.
Ancak hem dış kaynak sahipleri için TL yatırımları yüksek kurdan dövize çevirip çıkmak karlı olmadığından, hem de yerleşiklerin yurtiçi döviz talebi dönemsel olduğundan kur artışı bir noktada duruyor.
Odadaki fil ve gerçekler
Türkiye’de ekonomik büyüme devam ettiği sürece bundan pay almak isteyenlerin talebiyle TL dövize karşı kayıplarını geri alıyor ve bir-iki yıllığına da olsa bir sonraki şoka kadar dengeleniyor. Tıpkı şimdilerde hükümet yetkililerinin çoklukla hatırlattığı 2006 ve 2009 yıllarında olduğu gibi.
Odadaki fil, yani hükümetin bilip de görmezden geldiği gerçek ise şu birkaç ayrıntıda gizli: Dünyada artık o yıllarda olduğu gibi yükselen ekonomilere yüksek getiri beklentisiyle yönelmiş büyük ölçekli sermaye akımı kalmadı. Diğer yandan Türkiye, nüfus artışı ve demografisine göre düşük sayılabilecek, yıllık yüzde 3’ler civarındaki büyümenin norm haline geleceği bir orta gelir tuzağına sürükleniyor. Kısa süreli istikrar getiren ve kırılgan olan yukarıda özetlemeye çalıştığımız politika bileşeni ancak ekonomik büyümeye tamamlanırsa işlerlik kazanıyor.
Mevcut ekonomi politikası için deniz biterken acil ihtiyaç, Türkiye’yi yüksek büyüme seyrine sokacak yeni bir rota çizmek.
