İşte bir karayolu, 'forum' oluverdi…
İ

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

MURAT SEVİNÇ 

Yürüyüş yazılarına devam.

Bakın, vergimizle yapılan karayolu ‘forum’ oldu!

Evet, her yer, AKP dahil tüm parti seçmenlerini içeren, insanların insan ve yurttaş olduklarını hissettikleri bir forum olsun…

Dünya hızla değişirken, siyaset yapma biçimleri aynı kalamaz. Alışkanlıklar ve yerleşik kanılar, kullanılan araçlar kısa sürede dönüşmez, terk edilmez kuşkusuz. Ne bileyim, örneğin Hitler’i Hitler yapan en önemli araçlardan biri radyoydu ve bugün hala radyo dinliyoruz. Ancak artık iletişim araçlarından yalnızca biri. Ya da kitap, gazete, dergi gibi yayınlar. Okunuyorlar, buna mukabil yaşam daha ziyade cep telefonu ekranında akıyor. Geçenlerde Çin’de cep telefonuna bakarak yürüyenler için ayrı bir yaya yolu çizildiği haberi vardı. Bir süre sonra kim bilir nelere tanıklık edeceğiz.

Bu nedenle, bilişim devriminin de aynen Sanayi Devrimi gibi yeni siyaset/temsil mekanizmaları yaratmasının kaçınılmaz olduğunu yazıp duruyorum. Ancak, toplumsal doğrular, gelenekler, yerleşik değerler, önyargılar aynı hızda değişmiyor. Mümkün değil böyle bir şey. Türkiye’de, bugün kalkıp ‘Artık demokratik yönetimin olabildiğince küçük idare ölçeğinde mümkün olabileceğini’ tartışmaya kalktığınızda (dünyanın bir yerlerinde olduğu gibi!), ilk anda ‘bölücü’ filan diyorlar, misal. Gülünç ama gerçek!

Oysa bir on beş yirmi yıl sonra, bugünlere bakıp ‘Ne enayice şeyler olmuş’ denilecek. Düşünsenize, ben gençken Türkiye’de Kürt olmadığını söylüyordu bu devlet. Gerçi şimdi de ‘Biliyor musunuz Kürtler’in kuyruğu varmış’ deseniz ciddiye alanlar çıkacaktır, ancak hiç olmazsa ‘var oldukları,’ ortalama tarafından kabul edildi!

Hâl böyleyken, bizler, yurttaşlar; sürekli ve verimsiz bir biçimde ‘ne olduğunu’ konuşmak yerine, ne ‘olabileceğini’ ve ne ‘yapılabileceğini’ de düşünsek, daha verimli olmaz mı? Saçmalamayı göze alarak. Dalga geçilmesini göğüsleyerek. Yeni ve güzel olan her ne varsa, önce biraz garip gelir insanlara. Bakın, yürüyüş kararının verildiği gün dalga geçme eğiliminde olanlar şimdi neler söylüyor. Muhterem okuyucu, mümkün olduğunca bir şeyler söylemeye çalışalım, saçmalayalım! Her ne olacaksa bizimle olacak, yurttaşsız devlet yok, unutmayalım.

O onu söyledi, bu bunu söyledi, duydunuz mu konuşmasını, bak yine küfretmişler… Geçelim bunları ne olursunuz artık. Her gün söven birilerinin hakaretlerinin ne değeri var Allah aşkına. Efendim bilmem nerenin bilmen ne başkanı neler neler söylemiş! Bak sen. Şeker kardeşim o herifi komşusu dahi tanımıyor, ne diye ciddiye alıyorsun!

Boş verelim bunları ve geleceğimize dair, belki ilk aşamada pek çok insana ‘anlamsız’ gelebilecek öneriler yapma ‘özgürlüğümüzü’ kullanalım. Yukarıda dediğim gibi, sonraki yazı bu konuyu biraz daha açacak.

Evet, Kılıçdaroğlu yola çıkıp yürümeye başladı ve bu satırların yazıldığı gün, binlerce insanın eşliğinde yürüyüşüne devam ediyordu.

Biraz yürüyüş gözlemi anlatmak isterim:

Yalnızca CHP’liler değil, her telden insan var yürüyüşte. Belirgin bir biçimde ‘renkli.’ O renklerin asgari müşterekleri, başka bir konu. O zaman başka yazının konusu olsun.

Peki, mecburiyetten katılan siyasetçi yok mudur? Görünmek iyi olur vs. diyen. Vardır tabii. Canım, olsun o kadar!

Yürüyüşe FETÖcü filan katılıyor mudur? Vallahi şekerim, koskoca muktedirleri, koskoca gazetecileri, koskoca iş adamlarını, milyonlarca seçmeni daha iki yıl öncesine dek ‘kandırıvermiş’ bir örgüt bu; nereden bileceksin mensubu var mı yok mu? Yanında yürüyen adam karpuz değil ki kesip içine bakasın!

Eski Ankara yolunda yürünüyor.

Akşam kalınan alandan yola çıkılıyor. Anlayabildiğim kadarıyla sayı sabit değil hiçbir zaman. Yolda katılımlar var çünkü.

Önce grup Kılıçdaroğlu’nun karavandan çıkıp gelişini ve öne geçmesini bekliyor. O esnada alkış kopuyor vs. Kılıçdaroğlu gülümseyerek bekleyenleri selamlıyor ve öne geçiyor.

Son derece tempolu yürüyor. Mecburen siz de! Yürüyüş sırasında yanına gelen, konuşan ve fotoğraf çektiren insanlar var. Biraz önden yürümesi bir zorunluluk tabii çünkü özel bir koruma ekibiyle birlikte.

Yürüyenlerin iki yanında, üç beş metre arayla sıralanmış jandarma var. Hayli güvenlikli duygusu veriyor. Kabul etmek gerek, benim katıldığım gün tanık olduğum güvenlik, batı standartlarındaydı. Yürüyenlere saldırılmasını engelliyor ve yürüyüşçülere yönelik protestolara müdahale etmiyorlar. Yani, olması gerektiği gibi. Sen yürüyorsan biri de protesto edecek, doğaldır.

Bunun üzerinde bir iki satır daha duralım: Evet, güvenlik önlemleri iyi ancak bu önlemler her toplumsal eylemde aynı kalite ve içerikte olmalı. Dolayısıyla, yürüyüşçüleri slogan atarak protesto edenlere müdahale edilmemesi elbette doğru da, aynı hoşgörülü tavır örneğin bir AKP etkinliğini protesto edenlere de gösterilmeli. Yani muhalif olan birileri, iktidar mitingine gidip protesto edebilmeli ve ardından güven içinde evine dönebilmeli. Çok mu saçma göründü? İşte bu saçma hayale, demokrasi diyoruz. Belki bir gün!

Kenarda toplanıp yürüyenlere bağırıp çağıranların en sık kullandıkları ifade: ‘Vatan hainleri.’ Çok çeşitli biçimlerde söyleyebiliyorlar. ‘Bu yolları kim yaptı vatan hainleri,’ ‘Gidin dağdaki askere yardım edin vatan hainleri,’ ‘Maaşınızı kim veriyor vatan hainleri,’ ‘FETÖcü vatan hainleri,’ ‘Allah belanızı versin vatan hainleri’ gibi… Nereden duyuyorlarsa artık şu ‘Vatan haini’ sözünü, ezber etmişler!

Bazen ‘saldırmak isteyen’ daha da zarif kızgın yurttaşlar oluyor. Hani küçükken, yanınızda kavgayı ayıracağını bildiğiniz birileri olur da karşınızdakine ‘Gelsene lan, gelsene hadi’ der ama hiçbir şey yapmazsınız ya, işte öyle. Yoksa, iki sanayi esnafının binlerce yürüyüşçüyü döveceğini düşünmesi, herhalde pek akıl kârı olmazdı. Güvenlik hemen müdahale edip bu zarif protestocuların gruba yaklaşmasını önlüyor.

Bir iki kez bir şeyler atanlar oldu. Ancak hasar veremediler. Benim açımdan en ilginç manzara, dolmuşta yolculuk yapan bir teyzenin bize içi solu şişe fırlatıp bağırması ve o teyzenin şu meşhur ‘boğaz kesme’ hareketini yapmasıydı. Film karesi gibiydi. Öyle halis munis görünen bir kadının bu hareketi yapmasına inanamadım. Allah amcaya yardım etsin diye düşündüm haliyle.

Bir de Rabia işareti var. En sık karşılaşılan. Hemen her evden ve otobüsten Rabia görüyorsunuz. Muhtemelen hiç kimse Ortadoğu siyasetimizin değiştiğini söylemedi vatandaşa, her neyse.

Peki yürüyüşçüler nasıl yanıtlıyor söylenenleri? Tabii insan ister istemez ‘Arkadaş bu yollar yapıldığında Reis henüz çocuktu’ ya da ‘İnanın AKP’den önce de Türkiye’de yol su elektrik vardı’ demek istiyor. Ancak yasak. Tepesinde bir milletvekilinin olduğu otobüsten yapılan anons, yol boyu değişmedi: ‘Ne söylenirse söylensin alkışla karşılık verilecek ve kesinlikle tek bir slogan atılacak: Hak, hukuk, adalet…’

Saatlerce bir kez bile bunun dışında slogan atılmadı ve kesinlikle alkış dışında yanıt verilmedi. Tabii böyle olunca daha da sinir bozucu bir hâl alıyor bağıranlar için. Düşünsenize, 19 yaşında ve sabahtan akşama bedelli askerlik çıksın diye dua eden bir vatan evladı size sövüyor, ama karşılığında alkışlanıyor. Doğrusu da bu kuşkusuz. Yaşasın barışçıl eylem. Küfürbazları nefessiz bırakıyor.

Aman yanlış anlaşılmasın, yol boyu destek, köstekten daha fazla. Kenarda alkışlayan yaşlı insanlar, köylü kadınlar, selam verenler, fotoğraf çekenler. Tabii ilginç bir durum o insanlar için de; düşünsenize, karayolunun kenarındaki evinizin önünden ana muhalefet partisi lideri yürüyerek geçiyor!

Üç dört kez mola veriliyor. O gün çok sıcaktı. Mola yeri ağaçsızdı ve insanlar pişti hakikaten. Bir kişi dahi şikâyet etmedi ve uzun molayı şarkı türkü söyleyip geçirdiler. Öğle saati uzun molada, son derece sade bir tabldot dağıtıldı. Arada su vs. alacak yerler oluyor.

Görevli ve katılımcı siyasetçiler de var, milletvekilleri de. Karşılaştıklarım, son derece güler yüzlü bir biçimde herkesle konuşmaya çalışıyordu ve özellikle bir iki vekil deliler gibi koşturup organizasyonun selametini sağlamaya çalışıyordu.

Mola alanları iki kısımdan oluşuyor. Biri, Kılıçdaroğu’nun güvenliği için çembere alınmış ve o kısma yalnızca görevlilerle vekiller giriyor. Hemen yanında da diğer yürüyüşçülerin dinlendiği alan var. Herkes bulduğu yere oturuyor. Öyle loca filan yok anlayacağınız!

Bu arada, mobil bir iki tuvalet var ve tabii çok işe yarıyorlar.

Genel olarak, başından sonuna dek amatör, üzerine pek plan yapılmadığı her halinden belli bir yürüyüş olmasına karşın, ciddi bir aksaklık, taşkınlık olmadan sürüyor.

Yürüyenler, tarihin parçası olmaktan gururlu. İnsan olduklarının, yurttaş olduklarının, yaşadıklarının farkına varır halleri, mutluluk verici.

Ne güzel…

Söyleşi önerisi: İrfan Aktan’ın, yürüyüşe bir noktadan katılacak olan Ahmet Türk’le yaptığı söyleşi.