Sefaköylü Deli Hüsnü'nün nöbetçi meyhanesi
S

Behzat Şahin
Behzat Şahin
Sosyoloji okudu. 18 yıl gazeteciydi. 2001’de meyhaneciliğe geçti. Cibalikapı Balıkçısı’nı kurdu. ‘Cibalikapı Balıkçısı’ndan’ adlı bir kitabı var. İndirim bile kabul etmez, hesabı tam öder.

Her türlü tüketim malzemesi reklamının, daha aklımıza düşme ihtimaliyle bile sosyal medyada karşımıza çıkmasına alıştık çoktan. Ama bu kadarı… Pek de hoşuma gitti. Algoritma sola mı kaydı ne?

Sefaköy yollarındayım. Yine. Ulaşım konusunda artık tecrübeliyim, alternatifini düşünmeden doğru Metrobüs’e. Yol uzun ama akıyor. Ya yan tarafımızdaki E-5 çilekeşi araç sürücülerine, yolcularına ne demeli? Aynı yere gidiyor olsak, en az 45 dakika fark atarız. Yani ben çoktan masama kurulmuş, ilk kadehi yarılamış, mezelerden çöpleniyor olurdum. Yolculuk esnasında başka şeylerle ilgilenecek zaman olması da cabası. Bu post da, İnstagram hesabımı kontrol ederken karşıma çıktı. Üstelik ürün reklamı değil, takip önerisi olarak.

Bu, bir ürün yerleştirme değildir.

Gazetecilik zamanlarımdan bilirim Sibel Köklü’yü. Aynı kuşak sayılırız. Ama bir bağlantımız yok. Onun @sibelkoklu Instagram hesabı karşıma çıkan. Bunda bir enteresanlık yok tabii, algoritma meşrebe göre bağlantılar kuruyor sonuçta. Enteresan olan, bu post, Sibel’in henüz çıkmamış kitabıyla ilgili. Üstelik kitap da Sefaköy’le ilgili:

‘Biz Devrimci Çocuklardık (Sefaköy 1977-80)’

“Yeni kitap bu sefer roman değil, röportajlardan oluşan bir gazetecilik çalışması oldu… Çocukluğumun geçtiği Küçükçekmece Cennet mahallesi, Tepeüstü, Sultan Murat, Söğütlüçeşme ve Sefaköy’ü anlatan bir yakın tarih çalışması. Kitap, pazartesi gününden itibaren dağıtıma çıkacak…” yazmış. Yani önümüzdeki hafta çıkacak.

Sefaköy’ü anlamak için ne mühim bir kaynaktır kim bilir. Sokak çetelerinin fink attığı şimdiki lümpen haliyle kıyaslama yapmak için bile okumaya değer olduğuna eminim. Yani kitabı tavsiye ediyorum. Okumadığı kitaplar, görmediği filmler hakkında yazanların, anlatanların, uzmanı olmadığı konuları yorumlayanların ekranları doldurup köşeleri tuttuğu memleketimizde benim neyim eksik. Hatta el artırıyorum, çıkmamış kitap hakkındaki özgün yorumumdan da mahrum bırakmayacağım sizi:

“Kitap çıkınca Sefaköy’de kartlar yeniden dağıtılacak…”

Uzun yol çeneme vurdu galiba. Neyse, geldim Sefaköy’e, indim Metrobüs’ten. Kalabalık bir AVM’nin önünden geçip Halkalı Caddesi’nden Nebioğlu Sokak’a daldım, Efsane Birahanesi’ni solumda bırakıp yolun sonundaki Bağlar Caddesi’nden sağa döndüm. Mekân, bir sonraki sokağın caddeyle kesiştiği köşesinde. Sola dönseydim de listemdeki başka bir meyhaneye ulaşacaktım. Farkındaysanız Google haritalar açık değil, Sefaköy meyhaneleri artık avucumun içi…

Sefa Restaurant, namıdiğer Deli Hüsnü’nün Yeri, Bağlar Caddesi ile 2. Murat Sokağı köşesinde.

Burası Sefa Restaurant, namıdiğer Deli Hüsnü’nün Yeri. Burayı, az önce önünden geçtiğim Efsane Birahanesi’nin servis sorumlusu Murat beyden (Badur) öğrenmiş, listeme almıştım.

İçeri girdim, oralı olan yok. İçerisi loş, salonun sonundaki masalarda oturanlar var. Mutfağın önünde, sırtını meze dolabına dayamış kalıplı beyefendi en ilgili görünüyor. Oraya gelene kadar kimse istifini bozmadı, adres soracağımı düşünmüşlerdir en fazla. Rakı içeceğimi söyleyip nereye oturabileceğimi sorunca, kalkıp masa gösterdiler. Girişte ikinci masaya oturdum.

Meze seçmek için dolap başına giderken sahibini sordum, baştan izin alayım fotoğraf çekmek, yazmak için. Mutfağın önündeki masada sırtı salona dönük oturan Hüsnü beyi gösterdiler. Kendimi tanıtmaya, fotoğraf filan demeye çalışırken o bir yandan telefonuyla ilgileniyor. Kendimi, mahkeme öncesi mübaşire dert anlatmaya çalışan ahmak gibi hissetmiyor değilim. Telefonundan pek de ayrılmadan “Olabilir” dedi.

Meze dolabında çeşit işe bağlı artıp azalıyormuş.

Mutfağın önünde oturan, az önce gördüğüm kalıplı beyefendi aşçıymış. Pek babacan. İlgili de. “Yoğurtlu kereviz vereyim” dedi, yoğurtlu patlıcan kızartması da. Barbunya pilakiye de tamam dedim. “Amerikan da vereyim” dedi. Öncelikli tercihim olmasa da fazla çeşit olmadığı için orijinal adı Olivye salatası olan İstanbul’a gelince Rus salatası adını alan, daha sonra da Amerikanlaşan salataya da olur dedim. Hikâyesini anlatmıştım.

Dört meze seçtim. Yarımşar.

Hepsi yarımşar. Bir de 35’lik isteyip masama dönerken, müşterilerden biri “Abi nasılsın?” diye selam verdi. Az önce kulağını çınlattığım Murat bey. Ayrılmış oradan, önümüzdeki pazar da (4 Ekim) kapanıyormuş zaten. Yazmıştım, kentsel dönüşüme kurban gidecek diye. Maalesef.

Hâl hatır sorduktan sonra döndüm masama. Girişte, ikinci masadayım.

İkinci masa benimki.

Giriş kapısı solda. Sağlı sollu bira kasalarını geçtikten sonra dört sıra masa soldaki duvar dibinde, beş sıra masa da sağdaki barı geçtikten sonra cam kenarında. Camlar boydan boya filmle kaplı olduğu için içerden dışarısı, dışardan da içerisi görünmüyor. Salonun sonu mutfak, yanında da tuvalet.

Başta, sonda, ortada birer ekran, girdiğimde at yarışı vardı, sonra TRTMüzik açıldı. Kötü haber, bu akşam maç varmış. Türkiye-İtalya. Maç 21:45’te, neyse ki erken geldim. Maç hengâmesi olursa erken kalkarım.

Hüsnü Bey kurallarından ikisi mutfak kapısında yazılı.

Mezeleri çatalladım, pilaki konserve, Rus salatası da hazır.

Aşçıyla, kısa adımlarla yürüyen yavaş hareketli garsonun yaşları birbirine yakın. Burada birlikte yaşlanmışlar gibi duruyor. Hüsnü bey, onlara göre daha genç.

Oturduğum masanın duvarında bir kilim üstünde kılıfında bağlama, büyükbaş hayvanlara bağlanan bir çan, karda yürümeye yarayan daldan yapılmış bir çift hedik, yine dallardan yapılmış, at veya eşek koşum gereçleri olduğunu düşündüğüm objeler olan bir ‘köyüm‘ köşesi var. Yanında da bir manzara resmi.

Masa örtüsü ile üstündeki cam arasında fiyat listesi, oturma planı, biri Brezilya banknotu bazı kâğıt paralar var.
Ben bunlarla oyalanırken tek-tük gelenler oldu, herkes birbirini tanıyor. Anladım niye garipsendiğimi.
Murat bey geldi, buyur ettim. Deli Hüsnü’nün yerinde arka buldum kendime, kolay mı?

Sağ olsun Murat Bey (sağda) eşlik etti akşamıma.

“Burası çok eski bir mekân” dedi, “10 yıldan fazladır da Hüsnü abide. Hüsnü abi Sefaköy’ün eski mekâncılarından. Öyle herkesi almaz, oturuşunu beğenmediğini de kovar. Mutfak ustası da çok iyi bir ustadır. ‘Dede’ deriz.”

Biz laflarken Dede elinde ikram meyve tabağıyla geldi de resmen tanıştık. Vedat bey (Aygün, 71), Malatyalı. Benim de çocukluğumun bir bölümünün geçtiği yerleri andık ayaküstü.

30 yıldır bu işin içinde, geçmişte kendi mekânları varmış: “Silivri’de Şelale Et Lokantası, Yeşil Et Lokantası benimdi. Güzel mekânlardı. Mülk de bizimdi. Şanssızlık. 12-13 sene önce başımıza bazı sıkıntılar gelince kaybettik, şimdi ustalık yapmaya çalışıyorum. Burada 11’inci seneye girdim.”

Bunları bütün babacanlığıyla, mağduriyet göndermesi yapmadan anlattı. Ben de deşmedim yarasını. Masa arkadaşı olmak istediğim insanlardan. Görevde ama. Neyse ki masa arkadaşım da pek muhabbetli, karşılaştığımıza pek memnunum. Kadehi bitince ısrar ederek rakı ikram edebildim. Birlikte fotoğraf da çektirelim. Garson yanımızdan geçerken telefonumun kamera modunu açıp uzatarak “Fotoğrafımızı çeker misiniz bi zahmet?” dedim, tutarsa yanacakmış gibi “Ben bilmem” deyip ellerini geri çekti. Murat bey bastı kahkahayı, “Hüseyin abi telefon kullanmaz, bırak onu, pos cihazı kullanamadığı için hesap bile alamaz…”

Karşıdan gelen Hüsnü bey.

Hüseyin bey (Sivri, 75), Kırklareli Pehlivan köydenmiş. 55 yıldır meslekte. Atatürk Havaalanı’ndan emekli. Mesleğe ara vermemiş ama. Tatlı Trakya şivesiyle anlatıyor. “Sefaköy’de birahanelerde çalıştım. Burada 17 yıl oldu. Özen Birahanesi’ydi, Hüsnü alınca ismini de değiştirdi.”

Yalnız yaşıyor. Her sabah 08:00’de o açıyormuş dükkânı, akşam 22:30 gibi de üçüncü öğünü yedikten sonra gidiyormuş.
Tuvalete kalktım bir ara. Kadın seçeneği zaten yok, erkek tarafı iki pisuvar, bir alaturka kabin, lavabo. Köhneliğin verdiği yerleşik bir kokusu var.

Hiç beklemediğim bir şey oldu, Hüsnü bey gelip masamıza oturdu. Murat beyin yüzü suyu hürmetine belli ki. Hatta biraz konuştu da. Hüsnü bey (Deniz, 60), Bingöllü. 30 yıldır işletmeci. Burayı 10 yıl önce devralmış. Önceki dükkânı iki katlı, müzikli bir mekânmış. Sefa adını buraya da taşımış. Mülk kendisinin. “Kira işi zor” dedi, iyi biliyorum. Peki, bu lakap?

“Müşteriyi fazla sevdiğimiz için, müşteri bize sevgi saygı duyduğu için, dürüstlükten, efendilikten geldi lakabımız” dedi, artık sen ne anlarsan. Kapalı olduğu gün yok. “Hep açık. Nöbetçi eczane gibiyiz. Milletin başı ağrır, dişi ağrır, bize gelir.”

Geldiği gibi aniden kalktı, lafım havada kaldı. Lütfuna mazhar olduk ya, yetmez mi? “Hüsnü abi içkiye ara verdi, ben de ‘Abi, içki içmeyince çekilmiyorsun’ diye takılıyorum” dedi Murat bey. İçki içtiği zamanlara denk gelseydim keşke.

‘Dede‘ Vedat bey de önermişti, Murat bey de tavsiye etti. Ortaya bir buçuk tavuk pirzola söyledik. Tavada ızgara. Bir gün dinlendiriyormuş marinadında. Pek lezzetli.

Şefin tavsiyesi tavuk pirzola.

Maç başladı, ekstra kalabalık yok. Masa arkadaşım sağ olsun, muhabbet de pek güzel. Sokak çetelerinden, mafya özentilerinden, mekânları nasıl koruduklarından bahsetti. Müdavimi de sahip çıkıyor mekâna tabii.

Hüsnü beysiz ekip fotoğrafı. Soldan sağa, Vedat bey, Hüseyin bey, ben.
 

Şişemiz bitti, ben bir duble, Murat bey de bir tek daha söyledik. Şaka maka maçı da yarıladık. 0-3 mü o?
Hesabı istedim. 3 bin 50 liralık hesap düz 3 bin lira olarak geldi. İndirime itiraz etmedim, neme lazım.

Listedeki fiyatlar şöyle: Bira 220, 35’lik bin 350, mezeler 220, tavuk pirzola 500, kavurma 700, et sote 750 lira…

Sefaköy’de gideceğim birkaç meyhane daha var. Kendi tavsiyeme uyup Sibel Köklü’nün kitabını okuyacağım gitmeden önce. Gördünüz mü, çıkmamış kitap hakkındaki tavsiyem hemen işe yaradı…