Okumaya değer üç kitap eleştirisi

Diken bu hafta okumaya değer üç kitap eleştirisini derledi.

Fotoğraf: Unsplash

Bu hafta seçtiğimiz kitap eleştirileri ve özetleri şöyle:

  • Hülya Avtan’ın ‘İyi Kız’ adlı Aria Aber romanı eleştirisi (Çeviren: Şirin Etik, İthaki Yayınları).
  • Faik Çelik’in ‘Yaşam Kullanma Kılavuzu’ adlı Georges Perec romanı eleştirisi (Çeviren: İsmail Yerguz, Everest Yayınları).
  • Çiğdem Yaral’ın ‘Herkes Kendi Kendine’ adlı Nurhan Suerdem öykü kitabı eleştirisi (İletişim Yayınları).


“Annem ölmüştü, yakında şehir yine karla kaplanacaktı ve ben hayatımı mahvetmeye duyduğum açlıkla kıvranıp duruyordum.” 

19 yaşında, mülteci statüsünün beraberinde getirdiği yoksulluk döngüsüne sıkışmış Nila, aşırılığın peşinden koşarken bir yandan da olduğu kişiden hızla uzaklaşmaya çalışan bir “parti kızı”. Sınırlarını zorlamaktan çekinmiyor. 

Kanayan burnu ve sigara kokan saçlarıyla kulüpten döndüğü sabahlarda, yüzünü annesinin elbisesiyle örterek karanlık çökene dek uyuyor; kendisiyle aynı kaderi paylaşan herkesten nefret ediyor.

…

Nila çocukluğundan itibaren kendini hep yeniden icat etmiş. Bazen bir Kolombiyalı, bazen bir İsrailli, bazen bir Hıristiyan Mısırlı, artık bir Yunan. Ama asla bir Müslüman değil. 

Ailesini Kabil’den buraya getiren şeyden kaçarken, bindiği taksilerde amcalarından biriyle bir gün karşılaşma ihtimalinin tedirginliğiyle varlığının kocaman sırrını gizlemeye devam ediyor. 

Geride bıraktığı onca şeyin ağırlığı altında ezilen şoför koltuğundaki yüzlerle, geçmişinin bir gün karşısına çıkabileceği korkusuyla dikiz aynasında bile göz göze gelmiyor; ama o ağırlığı kendisi de sırtında taşıyor. Nila’nın yalanları sadece kendini korumak için değil, aynı zamanda ona “acımamaları” için.

Ailesinin Katolik okuluna gönderdiği ve mecbur oldukları yaşantı döngüsünden çıkması için çabaladığı Nila, çift dilliliğini kendi lehine çeviriyor. En azından sosyal düzlemde. 

Nabokov mu, Baudelaire mi tartışmasında Nabokov safını seçiyor. Çünkü Nila’ya göre onun üslubundaki şiirsellik biraz da İngilizceye sürgün edilişinden geliyor.

…

Nila’nın özgürlük arzusu kitap boyunca kendini yok etme arzusuyla iç içe geçiyor. Marlowe’la umduğunu bulamadığı, şiddetin giderek ağırlaştığı ilişki; neo-Nazilerle karşılaşması ve kimliğinin tehdit altında olduğu anlar, bu arzunun onu sürüklediği karanlığı büyütüyor. 

Ama hikâye yalnızca bir yıkımın hikâyesi olarak kalmıyor. Babasıyla yeniden kurduğu bağ, arkadaşlarıyla değişen ve yeniden şekillenen ilişkileri, Nila’nın kendisine başka türlü bakmaya başladığı bir alan açıyor. 

Hülya Avtan’ın Sanatatak’taki yazısı


Perec romanının bir yapboz (puzzle) romanı olduğunu belirterek kitabın başında yapboz’u şöyle tanımlıyor. “Puzzle önce ayrıştırılıp sonra incelenecek bir parçalar toplamı değildir, bir bütündür… Bir puzzle hiçbir zaman onu oluşturan şeylerin tek tek irdelenmesiyle anlaşılamaz ve bütün hakkında bir fikir veremez.” 

Bu romanında matematikten de yararlanıyor Perec; 99 bölüm + sondeyiş bölümü ile 100 bölümlük bir roman, yani 10×10’luk, yüz adet küçük kare oluşturan bir esas kare. 

…

Yaşam Kullanma Kılavuzu içinde birçok öykü ve novella barındırıyor. Bunlar bir kuyumcu titizliğiyle birbirine bağlanıyor. 

Paris’te, Simon-Crubellier Sokağı, No. 11 adresindeki on katlı bir apartmanın içinde, 1883-1975 yılları arasında 92 yıl yaşayan bina sakinleri ve onların hayatlarına katılan kişiler, eşyalar, anlatılar, anılar ve apartmanın bölümleri… Ve bunlar üzerine yazılmış öyküler. Apartman dünyanın küçük bir maketi gibi. 

…

Perec inanılmaz birikimi ile tarih, tıp, sinema, edebiyat, bisiklet, spor nerdeyse her alanda referanslar vererek raks ediyor, kâh apartmanın dairelerinde, kah merdivenlerde ve mahzenlerde dolaşıp, öykülerini anlatıyor. 

Detaylar insanı büyülüyor, duvarlarda asılı resimler, haritalar, yemek menüleri ve tarifleri, afişler, eski kitaplar, kartpostallar, faturalar, makbuzlar, ilanlar, büsküvi ve kahve kutuları, avizeler, oyuncaklar, antika eşyalar, mobilyalar, mutfak malzemeleri, denizcilikle ilgili eşyalar ve burada saymakla bitiremeyeceğim ilginç ve şaşırtan binlerce eşyayı hiç sıkılmadan okuyorsunuz. 

Bir oda ya da mahzen en ince ayrıntısına kadar anlatılmış. Yer karosundan duvardaki lekeye, kapı kulpundan odadaki kedinin göz rengine kadar… Buna bir de romanda 179 farklı kişinin yer aldığını da eklersek metnin zenginliğini tahmin edebilirsiniz.

Faik Çelik’in K24’teki yazısı 


Kadın olsun erkek olsun, yaşlı olsun ya da Boş Odalar’daki gibi bir ev olsun, Nurhan Suerdem karakterlerini anlatmak yerine onları gösterme yöntemiyle okuyucusuna teslim etmeyi tercih etmiş. 

Böylece başta yalnız olduklarını sandığımız kahramanlar sayfalar ilerledikçe davranışları, suskunlukları, kararları, bedenleri ve hayvanlarla kurdukları ilişkiler üzerinden ete kemiğe bürünüyor. 

Yabancı dil bilmediği için kahvesine süt isteyemeyen, sıkıntıdan kurdeşen döken, kocası kedisini evden atmasın diye taviz verip ona ad bile koymayan, felçli annesine bakmak için genç yaşta emekli olan, akciğer kanserinin nüksettiğini öğrendiği gün gözünü kulağını depremin yarattığı yıkımdan alamayan, duvarları gıcırdarken geçmişin hikâyeleri ile yaşayan karakterlerimiz var.

…

Öyküler ilerledikçe okuyucu, kahramanların seçtikleri kelimelerden veya söyleyemediklerinden, beden dillerinden veya bazen de kedi ve köpeklerle kurdukları iletişimden onları anlamaya ve empati kurmaya başlıyor. 

Kriz anlarında buldukları çözümler de onları ele veriyor: Aynı Saatte’de eski bir gazetecinin pandemi nedeniyle tüm ülkenin kapandığı gün hayali röportajlar yapması veya Gölgesizler’de olduğu gibi, dil problemi yüzünden “ben de ressamım” diyemeyen kadının, misafir olduğu ev sahibine bir eskiz çizip bırakması gibi.

Çiğdem Yaral’ın Edebiyat Haber’deki yazısı

Okumaya değer üç kitap eleştirisi