Birini aylar sonra görüyorsunuz. Daha “Nasılsın?” demeden hızlı bir yoklama başlıyor: “Kilo almışsın.” “Çok çökmüşsün.” “Yüzün çok güzel, biraz kilo versen…” Bu sözler çoğu zaman hakaret eder gibi değil, çayın yanına kaşık bırakır gibi söyleniyor. Rahatsız edici olan biraz da bu: Başkasının görünüşü hakkında konuşmak, gündelik hayatın olağan bir hakkıymış gibi görülüyor.
Beden terazisi
Bir başkasının bedenine bakıp yorum yapmak her zaman saldırganlıktan doğmuyor. Kimi zaman aileden öğrenilmiş bir dil devreye giriyor; bazı evlerde kilo, saç, cilt, yaşlanma neredeyse hava durumu kadar rahat konuşuluyor. Üstelik yorumu yapan kişi gerçekten karşısındakine yardımcı olduğuna inanabiliyor.
Başkalarına bakarken bazen kendi yerimizi de yokluyoruz. Beden bunun en hızlı alanlarından biri. “O çok kilo almış”, “Yaşına göre iyi görünüyor”, “Kendini bırakmış” derken cümlenin görünmeyen öznesi bazen karşımızdaki değil, biziz: Ben neredeyim? Ben nasıl görünüyorum? Başkasının bedeni, kendi bedenimizle ilgili kaygımızı ölçtüğümüz bir cetvele dönüşebiliyor.
Bu karşılaştırmaya değer yargıları da karışıyor. Kilo iradenin, kırışıklık özbakımın, kaslı olmak disiplinin, estetik müdahale özgüven eksikliğinin kanıtıymış gibi okunuyor. “Kendini bırakmış” dediğimizde yalnız görünüşü tarif etmiyoruz; kişi hakkında da hüküm veriyoruz. Beden bir tür karneye dönüşüyor: Kim kendine hâkim, kim bakımlı, kim yaşını ‘iyi‘ taşıyor, kim bunlardan uzak. Üstelik kullandığımız ölçülerin ne kadarının gerçekten bize ait olduğunu pek düşünmüyoruz.
Body shaming yapan, yani bir başkasını bedeni üzerinden eleştiren herkes kıskanç, güvensiz ya da kötü niyetli değil. Bazen daha sıradan, bu yüzden fark edilmesi daha zor bir şey var: Kendi ölçülerimizi o kadar doğal kabul ediyoruz ki onları başkasının bedenine uygulamak bize müdahale gibi gelmiyor. Mesele yalnız kötü bir şey söylemek değil; bedeni sürekli ölçülecek, sınıflandırılacak bir şey haline getirmek. Olumlu bir değerlendirme bile bedeni aynı terazinin üzerinde tutabiliyor. Bir cümle söylüyor ve geçiyoruz. Karşı tarafın zihninde o cümle bazen daha uzun kalıyor.
İçerideki göz
Söylenen her söz elbette iz bırakmaz. Fakat beden tekrar tekrar başkalarının değerlendirmesine açıldığında, kişi kendi görünüşüne de bir seyircinin gözünden bakmayı öğrenebilir. Barbara Fredrickson ve Tomi-Ann Roberts’ın nesneleştirme kuramında tarif ettiği öz-nesneleştirme buna işaret ediyor: Beden, içeriden yaşanan bir deneyim olmaktan çıkıp dışarıdan izlenen, kontrol edilen bir görüntüye dönüşebiliyor. “Nasıl hissediyorum?” sorusunun önüne “Nasıl görünüyorum?” geçiyor.
Bu değişim gündelik hayatın küçük anlarında kendini belli ediyor. Açlığınızdan önce ne kadar yediğinizi, fotoğrafın taşıdığı anıdan önce kolunuzun nasıl çıktığını, denize girerken suyun serinliğinden önce karnınızı fark etmeye başlayabilirsiniz. İnsan hem bedeninin içinde yaşıyor hem de onu dışarıdan seyrediyor. Görünüş kaygısı arttıkça kendisini daha sık kontrol ediyor.
Birçoğumuz bu bakışla çok erken tanışıyoruz. “Ne kadar tombul”, “Çok cılız”, “Aman kilo alma” gibi sözler yetişkin için birkaç saniyelik sohbet olabilir. Çocuk ise kendi bedenine ilişkin dili henüz kurarken bu değerlendirmeleri de o dilin içine alabilir. Yıllar sonra kimsenin “Kilo almışsın” demesine gerek kalmaz; kişi bunu kendisine zaten söylüyordur. Dışarıdaki göz nöbeti içeridekine devretmiştir.
İyi niyet
Beden hakkında yapılan yorumların en dayanıklı savunmalarından biri iyi niyet. “Sağlığın için söylüyorum”, “Seni düşündüğümden söyledim”, “Ben söylemeyeceğim de kim söyleyecek?” Kişi kendisini eleştiren değil, ilgilenen tarafta gördüğünde, söylediği sözün incitici olabileceğini kabul etmek zorlaşıyor. Bazen karşımızdakinin deneyimini duymak, kendimiz hakkındaki “Ben kötü bir şey yapmam” fikrini sarsıyor.
Bu en çok sınır konduğunda ortaya çıkıyor. “Bedenim hakkında konuşmanı istemiyorum” cevabına “Çok hassassın” denildiğinde konu sessizce değişiyor. Az önce söylenen sözü değil, o sözden rahatsız olan kişinin neden bu kadar alıngan olduğunu konuşmaya başlıyoruz. Yorum yapan kendi niyetini anlatırken, yoruma maruz kalan neden incindiğini açıklamak zorunda kalıyor. İyi niyet, karşımızdakini anlamaktan çok kendimizi haklı çıkarmanın aracına dönüşüyor.
“Sağlık” gerekçesi de her zaman düşündüğümüz kadar sağlam değil. Kilo değişiminin ardında hastalık, yeme bozukluğu, ilaç kullanımı ya da bambaşka bir hayat dönemi olabilir; dışarıdan gördüğümüz beden sonucu gösterebilir, hikâyeyi değil. Mahremiyete saygı göstermek için o hikâyenin trajik olmasına da gerek yok. Buradan, kaygılandığımız biriyle hiç konuşmamamız gerektiği sonucu çıkmıyor. Birinin görünüşü hakkında hüküm vermek başka, iyi olup olmadığını merak etmek başka. İlgi, karşımızdakinin sınırını duyabildiğimiz yerde ilgi olarak kalıyor; aksi halde sevgi dili fark ettirmeden teftiş diline dönüşüyor.
Utanç
Kalabalık bir sofrada biri “Sen bayağı kilo almışsın” diyor. Gülümseyebilir, konuyu değiştirebilir, o anda cevap veremeyebilirsiniz. Söyleyen kişi on dakika sonra başka bir şey konuşurken siz ertesi sabah giyinirken aynı cümleyi yeniden duyabilirsiniz. Bazı sözlerin ömrü, onları söyleyen kişinin hafızasından daha uzun.
Suçluluk daha çok yaptığımız bir şeye, utanç ise kendimizde kusurlu bulduğumuz bir yere yapışır. “Yanlış bir şey yaptım” ile “Bende yanlış bir şey var” aynı şey değil. Beden zaten hassas olduğumuz bir alansa, gelişigüzel söylenmiş bir yorum zihindeki eleştirel sese yeni malzeme verebilir. Söyleyen için birkaç saniyelik cümle, karşıdakinin kendisi hakkında zaten inandığı bir şeye denk geldiğinde daha ağır yaşanabilir.
Tek bir yorum yeme bozukluğu, beden dismorfik bozukluğu ya da başka bir psikopatoloji yaratmaz. Bunlar tek bir nedene bağlanamayacak kadar karmaşık sorunlar. Ama beden memnuniyetsizliğinin, yeme bozukluğunun ya da görünüşle yoğun uğraşın bulunduğu bir yerde “Bir cümleden ne olacak?” demek fazla kolay. Sözü söylerken karşımızdakinin bedeninde hangi hikâyeye, zihninde hangi yaraya dokunduğumuzu bilmiyoruz.
Bir de o anda cevap verememenin ardından gelen ikinci bir utanç var. İnsan rahatsız olduğu halde gülebilir, donabilir, ortamı bozmamak için susabilir. Hele karşısındaki anne, baba, yaşça büyük bir akraba, patron ya da kaybetmek istemediği biriyse sınır koymak kolay değildir. Sonra eve gidip “Niye bir şey söylemedim?” diye bu kez kendisini yargılayabilir. Birinin görünüşünü kalabalık içinde değerlendirmek “Samimiyet”, “Bedenim hakkında konuşmak istemiyorum” demek kabalık sayıldığında utanç yanlış kişiye teslim ediliyor.
Estetik kıskacı
Beden üzerinden kurulan bu utanç, plastik cerrahi söz konusu olduğunda başka bir çelişkiye dönüşüyor. Görünüş üzerindeki bu denetim yalnızca kadınlara özgü değil. Bir kadının burnu yıllarca konuşulabiliyor: “Biraz küçük olsa yüzün çok güzel.” Burnunu yaptırıyor, bu kez “Eski halin daha karakterliydi.” Yaşlanınca “Çok çökmüşsün”, yüzüne müdahale yaptırınca “Yaşını kabullenememiş” oluyor. Önce değiştirilmesi gereken yer gösteriliyor, değiştirildiğinde ise değiştirmenin kendisi sorun oluyor.
Plastic surgeryi shaming yani plastik cerrahi müdahele üzerinden olumsuz yorum yapmak, kolayca psikolojik teşhise dönüşüyor. Estetik yaptıran kişinin ‘özgüvensiz’, ‘kendini sevmeyen’, ‘sahte‘ ya da ‘yaşlanmaktan korkan‘ biri olduğu varsayılıyor. Oysa aynı müdahale iki ayrı kişinin hayatında bambaşka anlamlar taşıyabilir. Biri yıllardır rahatsız olduğu bir özelliğini değiştirmek ister, bir başkası güzellik baskısından daha fazla etkilenmiştir, kimi yalnızca başka bir görüntüyü tercih eder. Estetik müdahale yaptırmış olmak tek başına kişinin özsaygısı, kendilik değeri ya da ruh sağlığı hakkında bir şey söylemez.
Coralie Fargeat’nın ‘The Substance‘ filmi bu çıkmazı grotesk bir uç noktaya taşıyor: Güzel ol ama uğraştığın anlaşılmasın; genç görün ama müdahale ettirdiğin belli olmasın; doğal kal ama doğal halin kabul gören ölçülere uymuyorsa biraz ‘kendine bak.‘ Filmde büyütülen çelişki gündelik hayatta daha sessiz yaşanıyor. Değiştirseniz de değiştirmeseniz de beden değerlendirilmekten kurtulmuyor.
‘Sahte‘ sözcüğü de bu yüzden tuhaf. Bir burnun ameliyat edilmiş olması insanın tamamını nasıl sahte yapıyor? Estetik müdahaleyi beğenmeyebilir, kendimiz için istemeyebiliriz. Ama bir başkasının bedensel tercihinden onun karakteri ya da ruh sağlığı hakkında hüküm çıkarmak, bedene bakıp kişi hakkında bildiğimizden fazlasını bildiğimizi sanmaktır.
Bedeni rahat bırakmak
Body shaming’in karşısına çoğu zaman “Bedenini sev” cümlesi konuyor. Bana bu da biraz yorucu geliyor. İnsan her sabah aynaya bakıp bedeninin her parçasını beğenmek, onunla gurur duymak, hatta onu kutlamak zorunda değil. Görünüşün sürekli değerlendirildiği bir yerden çıkmaya çalışırken bu kez sevgiyi yeni bir psikolojik ödeve çevirebiliyoruz. “Yeterince güzel miyim?” sorusunun yanına “Bedenimi yeterince seviyor muyum?” sorusu ekleniyor.
Bedenle daha rahat bir ilişki, onu sürekli olumlu değerlendirmekten çok, her an değerlendirmemekle mümkün olabilir. Bazı özelliklerimizi beğeniriz, bazılarını değiştirmek isteriz, bazılarıyla hiç uğraşmayız. Beden hakkında daha iyi düşünmeye çalışmak da hâlâ bedeni düşüncenin merkezinde tutabilir. Kimi zaman iyi hissetmek, aynadaki görüntüyle barış anlaşması imzalamaktan değil, aynayı bir süreliğine gündemden çıkarmaktan geçer. Bazen özgürlük, bedenini bir gün boyunca hiç düşünmemektir.
Bu, başkasının bedenindeki değişikliği fark etmemek demek değil. Göz görüyor. Uzun zamandır görmediğimiz biri kilo almış, zayıflamış, yaşlanmış, saçını kaybetmiş ya da estetik müdahale yaptırmış olabilir. Fakat görmekle söylemek arasında bir seçim var. Düşünce ile söz arasındaki mesafe, mahremiyetin başladığı yer.
Birini aylar sonra gördüğümüzde bedeni hakkında söyleyecek çok şeyimiz olabilir. Söylemeyebiliriz de. “Nasılsın?” hâlâ yeterince iyi bir soru.