Leonardo da Vinci’nin ‘Son Akşam Yemeği’ tablosunda Yahuda masanın dışında değildir. Diğerleriyle aynı sofradadır; güven halkasının içinde. Sahnenin yüzyıllardır ihanetle özdeşleşmesinin nedeni biraz da bu olsa gerek. Düşmanımızın bize zarar verebileceğini biliriz. Yakınımızdaki biri içinse aynı ihtimali hesaba katmayız. Darbenin ağırlığını, yapılan şey kadar onu yapanın kim olduğu da belirler.
İhanet nerede başlar?
Her haksızlık ihanet değildir. Tanımadığımız biri bizi dolandırdığında zarar görür, öfkelenir, kendimize de kızabiliriz. Yıllardır birlikte çalıştığımız ortağımız aynı miktarda parayı bizden gizlice aldığında ise yaşadığımız şey farklıdır. Maddi kayıp değişmemiştir; araya bir ilişki girmiştir. Birinin size ihanet edebilmesi için önce ona, bunu yapmayacağına dair içinizde bir kredi açmış olmanız gerekir.
Yakın ilişkiler, hiç konuşmadığımız kabuller sayesinde yürür. Arkadaşımıza anlattığımız sırrın günün birinde bize karşı kullanılmayacağını ayrıca belirtmeyiz; kardeşimizle miras söz konusu olduğunda birbirimizin hakkına el koymayacağımıza dair sözleşme yapmayız. Bunların ilişkinin içinde zaten bulunduğunu düşünürüz. Ağır bir ihlalde kaybettiğimiz para, açığa çıkan sır ya da elimizden alınan hakkın yanında başka bir şey daha sarsılır: ‘Ben bu ilişkiye dair yanılmışım‘ duygusu.
Kendimizi ihanete uğramış hissetmemiz, karşı tarafın mutlaka bize ihanet ettiği anlamına gelmez. Bir arkadaşımız tartışmada bizim tarafımızı tutmadığında kırılabilir, kardeşimizin bize danışmadan aldığı bir kararı sadakatsizlik gibi yaşayabiliriz. Bizim sadakat diye tanımladığımız şey karşı tarafın özerkliğini ortadan kaldırıyorsa, ortada bozulmuş bir bağdan çok karşılanmamış bir beklenti vardır. İhanetten söz edebilmek için ilişkinin taşıdığı makul bir sorumluluğun çıkar uğruna çiğnenmesi ve çoğu durumda bunun bizden saklanması gerekir. Can acıtıcı olan, ihaneti fark edene kadar o ilişkinin karşımızdaki insana duyduğumuz güven sayesinde yürümüş olmasıdır.

Arkadan bıçaklanmak
Kendisine güvenildiğini bilen biri, o güveni nasıl kendi lehine kullanabilir? Para, miras, statü, kıskançlık, rekabet birer neden olabilir. Fakat bir şeyi istemekle, onu elde etmek için yıllardır hayatınızda olan birini gözden çıkarabilmek arasında psikolojik bir eşik vardır. O eşik kimi zaman karşıdakinin zihnimizdeki yerini değiştirerek aşılır. Kardeş, kardeş olmaktan çıkıp mirastaki payın diğer sahibine; iş ortağı, yılların tanığı olmaktan çıkıp ekonomik bir engele dönüşür.
Arkadaşınızın sırrını kullanırken onun yaşayacağı utancı bütün canlılığıyla zihninizde tutarsanız bunu yapmak zorlaşır. Karşımızdakini bütün hikâyesiyle görmek yerine işimize gelen kısmına bakmak, vereceğimiz zararla aramıza mesafe koyar. Bazı insanlar için yakınlık, bağ kurmanın yanı sıra karşıdakinin sırlarına, zayıf noktalarına, parasına ve çevresine erişim de sağlar. Yakınlık bir tür envanter toplamaya dönüşebilir: Kim neye kırılır, neyi kaybetmekten korkar, nereden sıkıştırılabilir? Ancak ihaneti bütünüyle patolojiye havale etmek fazla kolay olur. Psikiyatrik bir bozukluğu olmayan biri de hıncı, çıkarı veya haklılığına duyduğu inanç uğruna yakınına ciddi zarar verebilir.
Karşımızdakini zihnimizde başka bir yere koymak işin bir tarafıdır. Bir de kendimiz hakkında inandığımız şey var. Çoğumuz kendimizi acımasız ya da güvenilmez biri olarak düşünmek istemeyiz. Yaptığımız şey bu benlik algısıyla çatıştığında, davranışımızı değiştirmek yerine ona verdiğimiz anlamı değiştirebiliriz. Albert Bandura’nın ahlaki çözülme üzerine çalışmalarında tarif ettiği gibi, verilen zarar daha kabul edilebilir bir dille yeniden kurulabilir, küçültülebilir veya sorumluluğun bir kısmı karşı tarafa yüklenebilir. “Onun hakkını yedim” ile “Ben zaten yıllardır hakkımı alamıyordum” aynı hikâyeyi iki ayrı biçimde anlatır.
Shakespeare’in Brutus’u bunun başka bir tarafını gösterir. Sezar’a kişisel bağlılığının karşısına, Roma’ya duyduğuna inandığı daha büyük bir sadakati koyar. Bir bağı çiğnerken başka bir bağa sadık kaldığını düşünmek, yapılanı kendi gözünde meşrulaştırmayı kolaylaştırabilir. Ailesinden mal kaçıran biri çocuklarının geleceğini koruduğunu, arkadaşını zor durumda bırakan biri başka bir arkadaşını kolladığını söyleyebilir. Herkesin böyle bir gerekçeye ihtiyacı yoktur; karşısındakinin kaybına zaten fazla ağırlık vermeyen biri için iç hesaplaşma daha kısa sürebilir.
İhanete uğrayan kişi için “Bunu bana nasıl yaptı?” sorusunun yanına bir süre sonra daha kişisel bir soru eklenir: “Ben onun gerçek yüzünü nasıl görmedim?”
Geçmiş neden yeniden yazılır?
Önce öfke gelebilir; hesap sorma, anlamaya çalışma, olan biteni anlatma ihtiyacı. Sonra utanç, aşağılanmışlık, hayal kırıklığı ve kendine kızgınlık birbirine karışır. Özellikle kandırılmanın uzun sürdüğü durumlarda, karşımızdakinin yaptıkları kadar kendi davranışlarımızı da incelemeye başlarız. “Ben ona güveniyorken kim bilir o ne zamandır bunu planlıyordu?” sorusu acının yönünü değiştirir. Artık kendi muhakememiz de sorgunun içindedir.
İhanet geçmişe doğru çalışır. Eski mesajlara dönülür, yıllar önce söylenmiş sıradan bir cümle yeni bilgiyle başka türlü duyulur, daha önce önemsenmeyen bir davranışta şimdi işaret aranır. Zihin, bildiği geçmişle yeni öğrendiği gerçeği aynı hikâyeye yerleştirmeye uğraşır. Bu arayış uzadığında geçmiş bir tür olay yerine dönüşebilir; aynı anıya tekrar tekrar dönülür, gözden kaçmış bir delil aranır. Oysa geriye doğru bakmanın sınırı yoktur.
Psikolog Ronnie Janoff-Bulman’ın çalışmaları, travmatik yaşantıların dünya, diğerleri ve kendimiz hakkındaki temel varsayımlarımızı sarsabileceğini gösterir. Yakın birinin ağır ihaneti, “Ona güvenebilirim” inancının ötesinde “İnsanları doğru değerlendirebilirim” düşüncesine de dokunabilir. Utanç buraya yerleşebilir; başkasının yaptığının sorumluluğunu kendi saflığımıza, dikkatsizliğimize, hatta sevme biçimimize yükleyebiliriz. İhanete uğrayan kişi, olanı anlamaya çalışırken kendisini sanık sandalyesine oturtabilir. Herkesi daha dikkatli okumaya başlamak koruyucu görünebilir.
Kan bağı, ortak kasa, bayrak
Bu sarsıntının anlamını, ihaneti kimin yaptığı da değiştirir. İki kardeşin miras kavgası dışarıdan bir evin, arsanın ya da banka hesabının paylaşılması gibi görünebilir. Kardeşlerden biri diğerinin hakkını yediğinde masaya çocukluk, anne babayla kurulan ilişkiler, eski rekabetler ve kimin daha çok sevildiğine dair yıllardır taşınan hesaplar da gelir. Bir imza, çok eski bir aile hikâyesinin üzerine atılabilir. Para bazen kavganın konusu olduğu kadar bahanesidir.
İş ortaklığında da zarar bilanço rakamından ibaret kalmaz. ‘The Godfather Part II‘de Fredo’nun Michael’a ihanetinin duygusal ağırlığını aile bağı taşır; aynı şeyi bir düşman yapsa tehlikedir, Fredo yaptığında yara başka yere açılır. Ortağı tarafından aldatılan kişi, parasının yanı sıra birlikte kurdukları geleceğin gerçekliğini de sorgular.
İhanetin açtığı gedik her zaman iki kişi arasında kalmaz. Sonradan başkalarının da olup biteni bildiği anlaşılabilir. Bir arkadaş grubunda bazı kişilerin olup bitenden haberdar olması ya da ailede mirasla ilgili haksızlığı görenlerin sessiz kalması, ilk ihlalin sınırlarını genişletebilir. Her suskunluk aynı anlama gelmez; korku, bağımlılık ve belirsizlik de sessizliğin içinde olabilir. Yine de “Kim biliyordu?” ve “Neden kimse söylemedi?” soruları açıldığında güven kaybı tek kişiden çevreye yayılır. Amerikalı psikolog Jennifer Freyd’in kurumsal ihanet çalışmalarında da zarar, kimi zaman doğrudan failin yaptığının ötesinde, güvenilen yapının olanı görmezden gelmesi ya da koruyucu davranmamasıyla büyür.
Daha geniş ölçekte ‘vatana ihanet‘ suçlamasının tarih boyunca taşıdığı ağırlık da aidiyetle ilgilidir. ‘Hain‘ sözcüğü bir davranışı mahkûm etmekle kalmaz, topluluğun kimin içeride, kimin dışarıda olduğuna dair sınırını da çizer. Sadakatin tanımını gücü elinde tutanlar belirlediğinde, itiraz ile ihanet arasındaki mesafe kolayca daralabilir. Ülkeye sadakat, iktidara, lidere ya da grubun her kararına sadakatle aynı şey sayılmaz. Arkadaşını satmakla vatana ihanet etmek elbette aynı ölçekte değerlendirilemez. Miras yüzünden kardeşiyle yıllardır konuşmayan biri hâlâ paradan söz ediyor gibi görünürken aslında başka bir cümlede takılı kalmış olabilir: “Bunu bana kardeşim yaptı.”
O ‘biz‘ kırıldıktan sonra daha zor bir karar başlar: Bu ilişki artık ne olacak?
Affetmek ve güvenmek
Çevreden gelen tavsiyeler genellikle hızlıdır: Affet, unut, hayatına devam et. Oysa affetmek, ilişkiyi sürdürmek ve yeniden güvenmek birbirinden ayrılabilir. Karşı tarafın neden yaptığını anlamak, onu hayatımıza geri almayı gerektirmez. Affetmek daha çok yaşanmış olanla nasıl yaşayacağımızı belirler; güven ise henüz olmamış bir şey hakkında risk almayı gerektirir. Aynı kişiye yeniden savunmasız bir yerimizi gösterecek miyiz?
Bu karar her zaman özgürce verilemez. Aile, ekonomik bağımlılık veya iş ortaklığı söz konusu olduğunda gerçeği bütün açıklığıyla kabul etmenin ciddi bir bedeli olabilir. Jennifer Freyd’in ‘betrayal blindness’, yani ‘ihanete karşı körlük’ kavramı, ihtiyaç duyulan bir ilişkiyi sürdürebilmek için ihanetle ilgili bazı bilgilerin görmezden gelinebilmesini ya da öneminin küçültülebilmesini anlatır. Dışarıdan ‘Bunu nasıl görmüyor?‘ dediğimiz yerde, içeride aileyi, işi, ekonomik güvenliği ve yıllardır üzerine hayat kurulmuş bir düzeni kaybetme ihtimali bulunabilir. Görmek de bazen pahalıdır.
İlişki sürecekse güveni geri getiren şey özrün güzelliği değil, sonrasında olanlardır. Kişinin yaptığını çarpıtmadan kabul etmesi, “Sen de…” diyerek sorumluluğu dağıtmaması ve verdiği zararın sonuçlarına tahammül etmesi gerekir. Güvenin geri dönmesi içinse şeffaflık ve zaman gerekir. Buna rağmen bazı ilişkiler eski hâline dönmez. Yeniden güvenmek, olup biteni silmek değil, aynı kişinin aynı şeyi tekrarlamayacağına dair yeterince yeni kanıt görebilmektir.
İhanet sonrası iyileşme bazen ilişkiyi kurtarmakla karıştırılır. Bir ilişkinin bitmesi, kişinin o deneyimden çıkamadığını göstermez; bazı bağlar gerçeği gördükten sonra biter. Kararın korkudan, bağımlılıktan, cezalandırma arzusundan mı, yoksa yeniden kurulmuş bir güvenden mi geldiğine bakmak gerekir.
Leonardo’nun sofrasına döndüğümüzde, Yahuda’nın da o güven halkasının içinde olduğunu artık başka türlü görürüz. Sonradan dönüp baktığımızda, ona duyduğumuz güveni kendi hatamız gibi görmek kolaydır. “Nasıl anlamadım?” sorusu bir süre sonra “Neden güvendim?” sorusuna dönüşebilir.
Birinin kendisine verilen güveni kötüye kullanması, güvenmiş olmayı başlı başına bir hataya çevirmez. Bundan sonra herkesi daha kuşkuyla okumak, geçmişte gözden kaçanı geri getirmez.