Bir insan hayatımızdan ne zaman gerçekten çıkar?
B

Ingmar Bergman’ın ‘Bir Evlilikten Manzaralar‘ dizisinde Johan, bir gece Marianne’e başka bir kadına âşık olduğunu ve ertesi gün onunla Paris’e gideceğini söyler. Marianne’in öğrendiği şey yalnızca kocasının gideceği değildir. O geceye kadar içinde yaşadığını sandığı evliliğin, karşısındaki için çok daha önce başka bir yere varmış olduğunu da anlar. Ayrılık aynı odada konuşulur ama iki kişi için aynı gece başlamamıştır.

Fotoğraf: Pexels

Gerçek hayatta da son çoğu kez ayrılık cümlesinden önce gelir. Bir meseleyi açmamış, kırıldığımız bir şeyi söylememiş, karşılığını alamadığımız bir yakınlığı bir kez daha istememişizdir. Sonra yoruluruz; aynı yerden tekrar tekrar incinmemek için beklentimizi biraz geri çekeriz. Dışarıdan her şey sürerken karşımızdakinin farklı davranacağına ilişkin ümidimiz azalır.

Biri daha önce gider

Bu değişim iki tarafta aynı zamanda gerçekleşmez. Taraflardan biri aylar, hatta yıllar boyunca kırılmış, konuşmayı denemiş, beklemiş, sonra daha az konuşmaya başlamış olabilir. Bir süre sonra öfkesi bile azalır. Bu her zaman huzura kavuştuğu anlamına gelmez; kimi zaman öfkeyle birlikte, karşı tarafın hâlâ bir şeyi değiştirebileceğine dair beklenti de çekiliyordur.

Sessizce geri çekilmenin kendisi de bir karardır. Vazgeçtiğimizi söylemediğimizde, karşımızdakiyle ilgili vardığımız yeri ona söylememiş oluruz; kendisinden vazgeçildiğini bilmeyen kişi buna cevap verme imkânını da bulamaz.

Diğeri ise bütün bunlarla son sözlerin söylendiği gün karşılaşabilir. Biri o sözleri ilk kez duyar, öteki o noktaya gelene kadar pek çok küçük vedayı çoktan yaşamıştır. Sonrasında kimin daha çabuk toparlandığına bakarak kimin daha çok sevdiğine karar vermek bu nedenle doğru olmaz. Yasın başlangıç tarihi o bağın sona erdiği tarihle aynı değilse, sonrasındaki hız da sevginin güvenilir ölçüsü olamaz.

Dostluklarda bu fark daha kolay gözden kaçar. Bir aşk bittiğinde çevremiz ne olduğunu bilir; ayrılık sözcüğü vardır, boşanmanın hukuku ve eski sevgilinin toplumsal bir yeri vardır. Oysa yirmi yıllık arkadaşımızla artık konuşmadığımızı söylediğimizde çoğu kez hikâyenin devamı beklenir: “Ne oldu?”

Bu soru, dostlukların sessizce seyrelmesini bir açıklama gerektirmeyecek kadar olağan saydığımız için sorulur. Bir arkadaşlığın bitmesi için ortada anlatmaya değer bir olay olması beklenir; öyle bir olay yoksa kaybın kendisi de küçülür. Oysa aynı dostluk, aynı yıllar boyunca hayatımızın en çok konuştuğumuz, en çok güvendiğimiz bağı olmuş olabilir.

Dostluklar hayatımızın en uzun bağları arasında yer alır ama bitişlerine eşlik eden ortak bir törenimiz yoktur. Kimi dostlukların ardından tuttuğumuz yas neredeyse kaçak yaşanır. Kaybettiğimiz kişi önemlidir ama kaybımıza verilmiş bir isim yoktur; bu yüzden çoğu kez hem arkadaşımızı kaybederiz hem de bu kaybı ciddiye alma hakkını kendimizde bulamayız.

“Ne zaman bitti?” sorusunun iki kişi için aynı cevabı olmayabilir. Üstelik biri hayatımızdan çıktığında her şey sona ermez; onunla kurduğumuz şeyin tamamı onunla birlikte gitmez.

İçeride kalan

Giden kişiye ilişkin bilgimiz silinmez. Yıllar sonra hâlâ hangi şakaya güleceğini bilir, bir haber duyduğumuzda vereceği tepkiyi tahmin ederiz. Gittiğimiz bir yerde onun seveceği bir şeyi görüp aklımızdan ona göndermek geçebilir; hemen ardından artık bunu yapamayacağımızı hatırlarız.

Onunla geçirdiğimiz yıllar boyunca yalnızca onu tanımayız; onun yanında kendimize nasıl baktığımız, neler beklediğimiz, neyi hak ettiğimizi düşündüğümüz de biçimlenir. Ronald Fairbairn’ın nesne ilişkileri kuramı, bize acı veren bağların neden kolayca çözülmeyebildiğini anlamaya yardımcı olur. Çocuk, kendisine kötü davranan kişiyi kaybetmektense suçu kendi üstüne alabilir. Karşısındakini iyi tutabilmek için kötü olanın kendisi olduğuna inanır; böylece bağ korunur, bedeli kendine dair inancı öder.

Yetişkinlikte bunun izleri başka biçimlerde karşımıza çıkabilir. Sürekli küçümsendiğimiz bir ilişkiden çıktıktan sonra küçümseyen kişi olmadan da kendimizi onun gözleriyle yargılayabiliriz; içimizde onu haklı çıkaran bir taraf kalmıştır. Tersi de mümkündür: Bize herkesten önce inanmış biri yıllardır hayatımızda olmadığı halde, cesaretimizin kırıldığı bir anda onun vaktiyle söylediği bir cümle hâlâ elimizden tutabilir.

Son tanık

Her yakınlık, başka yerde pek görünmeyen bir halimizi ortaya çıkarır. Bizi uzun zamandır tanıyan biri eski hikâyelerimizi bilmekle kalmaz; o hikâyelerde nasıl biri olduğumuzu da hatırlar. Bir partnerin yanında daha komik, bir dostun yanında daha cesur, başka bir yakınlıkta daha kırılgan olmuşuzdur; yalnızca o kişinin anlayacağı şakalar, başka hiç kimseyle kullanmadığımız kelimeler, dışarıdan anlamsız görünen küçük ritüeller oluşmuştur.

Uzun bir yakınlık sona erdiğinde kaybettiğimiz yalnızca bugünkü bağ değildir; o kişi geçmişimizin de bir bölümünü bilir. Birlikte büyüdüğümüz bir dost, gençliğimizi paylaşmış bir sevgili ya da hayatımızın uzun bir dönemine eşlik etmiş biri gittiğinde kimi zaman acıtan, bugünkü yalnızlığımızdan çok, geçmişimizin bir parçasını bizimle birlikte hatırlayan kişinin artık orada olmamasıdır.

Fotoğraflar neye benzediğimizi saklar; bizi o zaman tanıyan biri, fotoğraf çekilirken kim olduğumuzu bilir.

Aynı evleri, aynı sokakları, aynı insanları ya da aynı yılları hatırlayan biri varken geçmişimizin başka birinin hafızasında da karşılığı vardır. O kişi gidince anılar kaybolmaz; geçmişimizin yalnızca bizim bildiğimiz bir şey olmadığına tanıklık eden biri eksilir.

Bizi geçmişe çeken her şey özlem değildir. Bazen yıllar önce söylenmiş tek bir cümleye döner, aynı konuşmayı zihnimizde yeniden yaparız. Kimi zaman geride kalan, hâlâ yerine oturmayan bir sorudur.

Cevapsız

Bazı ilişkiler bittikten sonra kişiyi değil, bir cümleyi taşırız. Onu aramak istemeyiz, yeniden hayatımızda olmasını da. Yine de o cümleyi nereye koyacağımızı bilemeyiz: “Biz yaşadığımız şeyi nasıl bu kadar başka türlü anlamış olabiliriz?” Bildiğimiz geçmiş ile bize anlatılan geçmiş birbirini tutmaz.

İki kişi aynı olayların içinde bulunup aynı ilişkiyi yaşamamış olabilir. Biz yıllarca süren bir yakınlığın belirli bir anını sevginin ya da sadakatin kanıtı olarak saklarken, karşımızdaki aynı yılları kendisini yalnız hissettiği bir dönem olarak hatırlayabilir. Bunu yıllar sonra öğrenmek kendi hafızamıza da kuşku düşürür: Ben neyi görmedim, neyi başka türlü hatırlıyorum?

Jefferson Singer’ın ‘benliği tanımlayan anılar‘ dediği hatıralar, kim olduğumuza dair anlatının içinde yer alır. Bir zamanlar çok yakın olduğumuz birinin yıllar sonra o yakınlığı bambaşka türlü anlatması, bu nedenle yalnızca o bağa dair fikrimizi değil, kendi geçmişimizle kurduğumuz ilişkiyi de sarsar. Birlikte yaşandığını sandığımız geçmişin artık iki ayrı hikâyesi vardır.

Son bir konuşmaya duyulan ihtiyaç burada başka bir anlam kazanır. Kimi zaman yeni bir açıklama beklemeyiz. Karşımızdakinden geçmişimize tanıklık etmesini, bir zamanlar aramızda olanın onun hafızasında da bir karşılığı olduğunu duymak isteriz. Bir özrün bile yetmediği yerler vardır; kimi zaman istediğimiz, yapılanın telafisinden önce yaşanmış olanın inkâr edilmemesidir.

Karşımızdaki bunu hiç vermeyebilir. Bizi yanlış hatırlayabilir, kendi payını görmeyebilir ya da bütün samimiyetiyle bizimkinden bambaşka bir hikâye anlatabilir. Onun bir gün anlayacağına tutunduğumuz sürece, hayatımızdan çıkmış birinin geçmişimiz üzerindeki sözünü değiştirmeye çalışırız. Cevap alamamaktan daha zor olan, bir zamanlar ortak olduğuna inandığımız anlamın artık yalnızca bize ait olduğunu görmek olabilir.

Bunu kabul etmek, yapılanı haklı bulmak ya da “herkesin doğrusu kendine” diyerek haksızlığı silmek değildir. İki kişinin aynı geçmişi farklı hatırlaması, yaşanmış olanın inkârını haklı çıkarmaz. Bir noktada onun hafızasını düzeltmek, kendi geçmişimize inanmanın şartı olmaktan çıkar. Bazı ilişkilerde son söz söylenmez; bir gün o sözü hâlâ beklediğimizi fark eder, sonra beklememeye başlarız.

Geçmiş zaman

Bir ilişkinin bittiğini artık hiç aklımıza gelmemesinden anlayamayız. Yaşanmış olanı ancak silinirse bitmiş saymak, hafızadan yapamayacağı bir şey istemektir.

Geçmiş değişmez ama bugünkü hayatımızdaki ağırlığı değişebilir. Bitiş çoğu kez büyük bir ferahlama anıyla gelmez. Sıradan bir günde, kendimizi eskisi kadar açıklamadığımızı fark ederiz. Cevap alamadığımız sorular hâlâ cevapsızdır ama artık günümüzü işgal etmez. Kırgınlık durabilir, kimi günler yeniden canımızı acıtabilir. Değişen, o acının etrafında ne kadar hayat kurduğumuzdur.

Oysa iyileşme çoğu zaman bunun tam tersi olarak anlatılıyor: Bir ilişkiyi ‘tamamen kapatmak’, hiçbir şey hissetmemek, geçmişe dönüp bakmamak. Fotoğrafın silinmesi, engellenen numara, takipten çıkma; bunlar kimi zaman gerekli sınırlar. Yalnız ruhsal hayat telefon ekranı kadar temiz çalışmıyor.

Birini hayatımızdan çıkarabiliriz; onunla geçirdiğimiz yılları kendimizden çıkaramayız. Geçmişteki her bağı aynı yere koymak zorunda da değiliz. Bir zamanlar yakın olduğumuz biriyle yeniden ilişki kurmak istemeden, onunla geçirdiğimiz yıllarda bizim için değerli olanı koruyabiliriz. Bize yapılan haksızlığı inkâr etmeden, bir zamanlar o kişiyi neden sevdiğimizi hatırlayabiliriz. Acının azalması, yaşananı olduğundan başka türlü hatırlamamızı gerektirmez.

Bir ilişkinin başladığı günü nasıl tam olarak bulamıyorsak, içeride bittiği günü de gösteremeyiz. Hafıza tarih tutmaz. Bir sabah kalkıp her şeyin geçtiğini ilan etmez. Bir süre sonra fark ederiz: Eskiden bugünün içine karışan şey, artık ait olduğu yerde duruyordur. Bazı ilişkiler unutulduğu için değil, sonunda geçmiş zaman kipine geçebildiği için biter.