Okumaya değer üç kitap eleştirisi

Diken bu hafta okumaya değer üç kitap eleştirisini derledi.

Wall of evenly spaced shelves filled with colorful books in a bookstore or library, warmly lit from above.
Fotoğraf: Unsplash

Bu hafta seçtiğimiz kitap eleştirileri ve özetleri şöyle:

  • Sedat Çağlar’ın ‘Boğazın Kıyameti’ adlı Erdinç Akkoyunlu romanı eleştirisi (Everest Yayınları).
  • Büşra Tan ‘Altın Günlerden Kurşun Gecelere’ adlı Annie Brassey gezi kitabı eleştirisi (Çeviren: Ulaş Can Çakan, Remzi Kitabevi).
  • Eylül Görmüş’ün ‘Edepsiz Gece Kuşu’ adlı José Donoso romanı eleştirisi (Everest Yayınları).

1979’un Kasım ayı. Ülkede çözümleri beklenen, toplumu yıldırmış meselelerin son raddesine ulaştığı bir zamanda; soğuk İstanbul günlerinde, şehrin insanını cayır cayır yakan bir hikâyenin eseri gazeteci ve yazar Erdinç Akkoyunlu’nun Temmuz 2026’da Everest Yayınları tarafından yayımlanan ikinci romanı “Boğazın Kıyameti.”

Kahramanımız cinayetten giydiği 20 yıllık hükmünü tamamlamış; 60 yaşında bir Arap Türkü, Şakir. Hapisten çıktıktan sonra bir yılını geride bırakmış olan kahramanımız, sabıkası ve yaşı sebebiyle hiçbir işte düzenli bir biçimde çalışma şansı bulamıyor bu süre zarfında. 

Ancak karaborsa kuyruklarında bekleyemeyecek kadar hasta, yaşlı ya da ekonomik gücü kendi yerine birini kiralayabilmeye yetebilen insanların yerine ihtiyaç kuyruklarında bekleyerek karnını birkaç günde bir belki doyurabiliyor. 

Gelin görün ki, şehrin ekonomik yapısını daha da kötüye gitmiş bir halde buluyoruz biz yazarın ilk sayfalarını çevirirken. İstanbul halkı karaborsa kuyruklarında beklemeleri için yerine birilerini kiralayamayacak kadar, daha da fakirleşmiş bir tablonun konusu olarak resmediliyor.

Arap Şakir olarak, tek kazancınız olan karaborsa kuyruklarından birinde belki şeker sırası beklerken kazanacağınız birkaç kuruştan olduktan sonra; eski bir mahkûm arkadaşınızın barınabilmeniz için size bıraktığı, Karaköy Sahili’ndeki bir iş hanının eski bir ofisinin penceresine bakarken buluyorsunuz kendinizi. 

Hapisten çıktığınızdan beri içinde yaşadığınız bu küçük ve neredeyse her yanı dökülmekte olan odanızdaki oturulabilecek tek eşya olan yayları bozulmuş bir kanepeden tahta çerçevelerini tahtakurularının çürüttüğü perdesiz pencerenizden bakarken bir şey görüyorsunuz dışarıda. 

Terasın balkon demirlerinde kılıç gibi keskin ve sipsivri 8 pençenin üzerinde uzayan dev gibi bir kartal. Üç aydır sadece sizin onun için getirdiklerinizle beslenen ve bu ritüelin dışında kesinlikle başka herhangi bir yiyeceği yemeyen talepkâr bir vahşi. 

Öyle yalnız ve beklentisizsiniz ki hayattan durup dururken terasınıza konan bu vahşi hayvan, iradenizi ayakta tutan tek unsura dönüşmüş durumda. Kendi açlığınızdan, rahatınızdan önce bu kartalı düşünüyorsunuz. Yaşamanız, kartalın yaşamasına bağlı sanki. 

Sedat Çağlar’ın Edebiyat Haber’deki yazısı


Annie Brassey’nin 1880 yılında yayımlanan Altın Günlerden Kurşun Gecelere: İstanbul ve Kıbrıs Seferleri (1874-1878) başlıklı kitabı, yalnızca bir gezi kitabı değil, aynı zamanda on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Doğu Akdeniz’e yönelen İngiliz ilgisinin önemli belgelerinden biri olarak okunabilir. 

Viktorya dönemi seyahat edebiyatının karakteristik özelliklerini taşıyan eser, Brassey ailesinin Sunbeam adlı buharlı yatla 1874 ve 1878 yıllarında gerçekleştirdiği iki ayrı Akdeniz yolculuğunu günlük biçiminde aktarır. 

Kitap, Fas’tan İspanya’ya, Yunanistan’dan Osmanlı İmparatorluğu’na, Kıbrıs’tan İtalya’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyayı kapsarken özellikle İstanbul ve Kıbrıs üzerine ayrıntılı gözlemleriyle dikkat çeker. 

Dönemin birçok İngiliz gezgininin aksine Brassey, ziyaret ettiği toplumlara yalnızca egzotik bir merakla yaklaşmaz; gündelik yaşamı, aile ilişkilerini, kadınların toplumsal konumunu ve yerel kültürü anlamaya çalışan gözlemci bir anlatıcı kimliği geliştirir. 

Bu yönüyle eser, hem edebiyat hem de kültür tarihi açısından önemli bir kaynak niteliği taşır. Kitap, Ulaş Can Çakan’ın çevirisiyle Remzi Kitabevi tarafından geçtiğimiz günlerde Türkçede de yayımlandı.

Büşra Tan’ın Edebiyat Burada’daki yazısı


Şilili yazar Jose Donoso’nun büyük romanı Edepsiz Gece Kuşu’nu yayımlandığı günden beri okumak istiyorum, hacminden ve iddiasından ötürü bir türlü cesaretimi toplayamamıştım, nihayet yaptım. Ve üf. Üf. Çağdaş edebiyatımızın eksiltmeli anlatımından epeyce bunaldığım bir dönemde bu artırmalı (böyle bir ifade yok evet, ama neden olmasın) anlatım, bu ihtişam, bu kalabalık, bu gevezelik, bu karmaşa, bu dibine kadar barok üslup bana çok, çok iyi geldi.

Ha ama herkese gelmez, bence. Onu baştan söyleyeyim. Bazı romanlarda kendimi dilin lezzetine tamamen teslim edip, olaylarla boğuşmayı bırakıyorum, onu yapmaya razı okurlar için bu roman da. Ben yapabildim. Çok mutluyum.

Güvenilmez anlatıcıya aşinayız ancak Donoso bir katman daha ekliyor ve anlatıcının salt söylediklerini değil, karakterini de belirsiz bırakıyor.

Eylül Görmüş’ün yazısı

Kitap okumak gerçekten seksi mi?

Okumaya değer üç kitap eleştirisi