Çocukluk sona erer; fakat o yıllarda üstlenilen bazı görevler sona ermez. Aradan uzun zaman geçer. Bir tartışmada ortamı yatıştıran, bir sorun çıktığında ilk sorumluluğu alan, kırıldığında bunu belli etmemeye çalışan yine biz oluruz. Kimse artık bunu bizden istemiyordur. Yine de geri çekilmek, yardım istemek ya da bir başkasının yükünü taşımamak yalnız huzursuzluk değil, suçluluk da yaratabilir. Çünkü bazı görevler zamanla yaptığımız bir şey olmaktan çıkar; vicdanımızın sessiz ölçüsüne dönüşür. Onlardan vazgeçmek, yalnızca bir rolü bırakmak değil, iyi biri olduğumuza dair inancı da sarsmak gibi hissedilir.
Çocukluk geride kalır. Görevler ise görünmezleşir. Bir süre sonra onları sürdürdüğümüzü değil, kendimiz olduğumuzu sanırız. Belki de yetişkinliğin en güç yanı, çocukluğu geride bırakamamak değildir. Asıl güç olan, çocukluğun bizden istediğiyle bugün gerçekten seçtiklerimizi birbirinden ayırabilmektir.
Bu görevlerin kalıcı olmasının nedeni, bize açıkça öğretilmiş olmaları değildir. Çoğu zaman onları nasıl öğrendiğimizi bile hatırlamayız.

Öğrenilen roller
Hiçbir çocuk evin duygusal olarak en dayanıklısı, en uslusu ya da herkesi toparlayanı olmaya karar vermez. Bu görevler çoğu ailede verilmez; sezilir. Gerginliğin eksik olmadığı bir evde huzuru koruyan, duygularına yer açılmayan bir düzende kimseyi üzmemeyi öğrenen, takdirin başarıya bağlandığı bir ailede kendini durmadan kanıtlayan çocuk ortaya çıkar. Rol kimse tarafından ilan edilmez. Çocuk, evin duygusal iklimini okuyarak kendisine nasıl bir yer açabileceğini öğrenir. Zamanla kendisini en iyi ifade eden hâline değil, en güvende hissettiği hâle yerleşir.
Bu uyum başlangıçta gerçekten koruyucudur. Sessiz kalmak çatışmayı azaltıyorsa susar. Başarı ilgi getiriyorsa daha çok çalışır. Herkesi gözetmek evdeki kırılgan dengeyi koruyorsa kendi ihtiyacını geri plana iter. O yaşta bunların hiçbiri yanlış değildir. Çocuk için doğru davranış, doğru olduğu için değil; bağı koruduğu için doğrudur. Yıllar sonra değişen davranışın kendisi değil, ait olduğu koşullardır. Buna rağmen çocuklukta işe yarayan çözüm, yetişkinlikte de tek mümkün yolmuş gibi yaşamayı sürdürür.
Dışarıdan aynı görünen iki davranışın ruhsal anlamı bütünüyle farklı olabilir. Başkalarını düşünmek şefkatten doğabilir; yardım etmediğinde kendisini değersiz hisseden birinin eski görevini sürdürmesi de olabilir. Sessizlik olgunluğun işareti olabilir; konuşmanın sevgiyi tehlikeye atacağına dair köklü bir beklentinin sonucu da. Çok çalışmak üretme arzusundan kaynaklanabilir; durduğunda yeterliliğinin çökeceğinden korkan birinin bitmeyen sınavına da dönüşebilir. Bir tutumun kaynağı, onu sergilerken değil; sergileyemediğimizde daha açık görünür. Bazı insanlar yardım etmeyi sevdikleri için değil, yardım etmediklerinde kim olacaklarını bilemedikleri için yardım eder.
“Hayır” dediğimizde yalnız tedirgin olmuyor, sanki bize duyulan sevgiyi de riske atmış gibi hissediyorsak; dinlenirken rahatlamak yerine suçluluk duyuyorsak, bugünkü kararlarımızın içinde eski bir aile düzeni hâlâ etkisini sürdürüyor olabilir. Murray Bowen’ın işaret ettiği gibi, kuşaktan kuşağa aktarılan yalnız duygular değildir; ilişkinin hangi bedellerle sürdürüleceğine dair görünmez kurallar da aktarılır. Kim susacak, kim yük taşıyacak, kim herkesi bir arada tutacak çoğu zaman açıkça söylenmez. Çocuk bunları ezberlemez; ilişki kurmanın doğal yolu sanarak büyür.
Bir rol yıllarca tekrar edildiğinde, artık yalnızca davranışı değil, dünyayı değerlendirme biçimini de şekillendirmeye başlar.
Rolün hafızası
Roller unutulmaz; görünmezleşir. Bir süre sonra onları sürdürdüğümüzü fark etmeyiz bile. Çocukken bağı korumak için geliştirilen bir çözüm, yıllar sonra neyin tehlike, neyin güven, neyin sorumluluk olduğuna karar veren sessiz bir ölçüye dönüşebilir. Dışarıdaki koşullar değişir. İçeride çalışan değerlendirme biçimi ise çoğu zaman aynı kalır.
Bellek yalnızca yaşananları saklamaz; beklentileri de biçimlendirir. Bir zamanlar sevgiyi, huzuru ya da kabul görmeyi sağlayan bir tutum, zamanla dünyanın nasıl işlediğine dair sessiz bir varsayıma dönüşür. Christopher Bollas’ın ‘bilineni düşünmeden bilme‘ diye tanımladığı hâl biraz da budur. Bazı bilgiler artık hatırlanmaz; düşünmenin içine karışır. Farklı düşündüğümüzde beliren huzursuzluk, geçmişi değil; geçmişten devralınmış ölçüyü görünür kılar.
Çocuklukta yaşananların hepsi bugüne taşınmaz. Taşınan, onların bıraktığı beklentidir. Hafıza yalnız geçmişi saklamaz; geleceğin sınırlarını da çizer. Bu yüzden bugünün olayları çoğu zaman oldukları gibi değil, geçmişten taşınan anlamlarla okunur. Belki de yetişkinliğin en güç yanı geçmişi unutmamak değildir. Bugünü, geçmişin beklentilerinden ayırabilmektir.
Bir tutumu yıllarca aynı ölçüyle değerlendirdiğimizde, onu neden sürdürdüğümüzü de yavaş yavaş unutmaya başlarız. Rol, tam da bu noktada bir davranış olmaktan çıkar; kimliğin doğal bir parçası gibi görünmeye başlar.
Karakter mi, görev mi?
Bazı kimlikler keşfedilmez; zamanla üzerimize yerleşir. Bir tutumu yıllarca aynı nedenle sürdürdüğümüzde, onu neden yaptığımızı sormayı bırakırız. “Böyle davranıyorum” cümlesi, fark edilmeden “Ben zaten böyle biriyim”e dönüşür. İşte o anda görev, karakterin yerine geçmeye başlar. Fedakârlık yapan biri değil, fedakâr biri; herkesi sakinleştiren biri değil, sakin yaradılışlı biri olduğumuza inanırız. Oysa kişilik sandığımız bazı özellikler, bir zamanlar bağı koruyabilmek için geliştirilmiş çözümler olabilir.
En güçlü savunmalar, savunma gibi hissedilmeyenlerdir. Uzun süre işe yarayan bir çözüm, zamanla yalnız güvenli değil, doğru da görünmeye başlar. Kişi artık onu seçtiğini düşünmez; başka türlü davranmanın yanlış olacağına inanır. Böylece görev, davranışı yönlendiren bir alışkanlık olmaktan çıkar; vicdanın sessiz ölçüsüne dönüşür. Karakter değişen koşullara uyum sağlayabilir. Görev ise koşullar değişse de aynı cevabı vermeyi sürdürür.
Bu yüzden aynı davranış iki kişide bütünüyle farklı ruhsal anlamlar taşıyabilir. Aynı sessizlik birinde dinginlikten, başka birinde reddedilme korkusundan doğabilir. Aynı başarı arzusu üretmenin verdiği canlılığı besleyebilir; bir başkasında hiç bitmeyen bir yeterlilik sınavına dönüşebilir. Belirleyici olan davranışın kendisi değil, ondan vazgeçtiğimizde kendimiz hakkında neye inanmaya başladığımızdır. Bir ‘hayır‘ cümlesi bizi yalnız tedirgin etmiyor, aynı zamanda sevgisiz, bencil ya da değersiz biri olduğumuza inandırıyorsa, orada çalışan şey karakter değil; çocukluğun bugün de vicdan gibi konuşan eski görevidir.
‘The Remains of the Day‘ romanındaki Stevens bunun unutulmaz örneklerinden biridir. Roman boyunca görev duygusu onun kişiliğini bastırmaz; kişiliğinin yerini alır. Kaybettiği şey yalnız yıllar ya da kaçırılmış bir aşk değildir. Kendisi olabileceği ihtimalidir. Çocuklukta üstlenilen bazı roller de böyledir. Bir gün bizi koruyan şey, fark etmeden kim olduğumuzu kanıtlamaya çalıştığımız şeye dönüşebilir. Bazen yıllarca ‘ben‘ diye konuşan şey, çocukluğun bizden hiç geri almadığı bir görevdir.
Tekrar eden hayatlar
İnsan aynı ilişkiyi yaşamaz; çoğu zaman aynı görevi yaşamaya devam eder. Bu yüzden farklı insanlar, farklı şehirler, farklı zamanlar birbirine şaşırtıcı biçimde benzeyebilir. Sorun çoğu zaman karşımıza çıkan insanlar değildir. Her yeni ilişkide fark etmeden kendimize verdiğimiz yerdir. Çocuklukta öğrenilen rol, yetişkinlikte insan seçmez; hangi ilişkinin bize tanıdık geleceğini seçer. Bazen bizi birine yaklaştıran şey sevgi değil, o ilişkinin eski görevimizi yeniden mümkün kılmasıdır.
Sigmund Freud tekrar zorlantısını geçmişin yeniden sahnelenmesi olarak tanımlamıştı. Ancak tekrar ettiğimiz şey her zaman acının kendisi değildir. Çoğu kez yeniden yaşanan, acının içinde üstlendiğimiz görevdir. Çocukken huzuru koruyarak kabul gören biri, yetişkin olduğunda da çatışmanın yükünü kendiliğinden üstlenebilir. Kimse ondan bunu istemese bile, görünmez bir sözleşmeye sadık kalıyormuş gibi davranır. Zihin yalnız tanıdığı insanlara değil, tanıdığı ilişki düzenine yönelir.
Bu yüzden aynı görev, farklı yüzlerle yeniden karşımıza çıkabilir. Özür dilemesi gerekmeyen bir tartışmada ilk mesajı yine aynı kişinin göndermesi ya da kimsenin istemediği bir sorumluluğu yine onun üstlenmesi rastlantı değildir. Dışarıdan bakıldığında bunlar iyi niyet gibi görünebilir. İçeride ise tek bir soru çalışmaktadır: “Bu ilişkiyi ayakta tutmak yine bana mı düştü?” Dikkat çekici olan, bu sorunun her ilişkide yeniden sorulması değil; cevabının çok daha önce verilmiş olmasıdır.
“Neden bunlar hep benim başıma geliyor?” sorusu bizi aynı hikâyenin içinde tutar. Daha dönüştürücü olan soru şudur: “Ben neden kendime her ilişkide aynı görevi veriyorum?” İlk soru dışarıyı değiştirmeye çalışır. İkincisi, içeride hâlâ görev dağıtmaya devam eden eski düzeni görünür kılar. Belki de bazı hikâyeler, yeni insanlarla değil; eski görevlerle vedalaşabildiğimizde değişmeye başlar.
Bir görevi fark etmek önemlidir. Onu bırakabilmek ise bambaşka bir cesaret ister. Çünkü insan çoğu zaman geçmişini değil, geçmişte üstlendiği görevi kaybetmekten korkar.
Bırakabilmek
Bir rolü bırakmanın en zor yanı, yeni bir davranış öğrenmek değildir. Güç olan, o davranış olmadan da sevilebilir, değerli ve yeterli kalabileceğine güvenebilmektir. Yıllarca herkesi toparlayan biri ilk kez geri çekildiğinde bencilleştiğini sanabilir. Sürekli güçlü duran biri yardım istediğinde zayıfladığını düşünebilir. Oysa burada sarsılan karakter değil, yıllarca benliği ayakta tutmuş iç düzendir.
İlginç olan, suçluluğun her zaman yanlış yaptığımızı göstermemesidir. Kimi zaman yalnızca eski bir sadakatin çözülmeye başladığını haber verir. Uzun yıllar ‘iyi olmak’ ile ‘yük taşımak’, ‘sevilmek‘ ile ‘kendinden vazgeçmek’, ‘değerli olmak‘ ile ‘gerekli olmak‘ aynı anlama geldiyse, bunları birbirinden ayırmak kolay değildir. Eski düzen çözülmeye başladığında zihin bunu önce özgürlük olarak değil, kayıp olarak yorumlar. Bazı görevler bizi korudukları için değil, kim olduğumuzu söyledikleri için yaşamaya devam eder. Onlardan vazgeçmek, yalnızca bir alışkanlığı değil; kendimize anlattığımız eski hikâyeyi de bırakmaktır.
Değişim, yeni bir kişilik kurmak değildir. Daha çok, yıllardır içinde yaşadığımız bir eve ilk kez yabancı biri gibi bakabilmektir. Hangi duvar gerçekten taşıyıcıdır, hangisi yıllar önce bizi korumuş ama bugün odaları daraltıyordur? Bazı duvarlar yıkıldığında ev çökmez; ilk kez nefes alır. Süresi dolmuş bazı yapılar güven vermekten çok hareket alanını daraltır.
Çocukluk sona erer. Fakat çocukluğun bizden istediği her şey sona ermez. Bazı görevler, onları gerektiren ev çoktan geride kalmış olsa bile vicdanın dili olarak yaşamayı sürdürür. Belki de yetişkin olmak, çocukluğu geride bırakmak değildir. Bir gün, iyi biri olabilmek için artık o eski göreve ihtiyaç duymadığımızı sessizce fark edebilmektir. O zaman kaybettiğimiz şey çocukluğun rolü olmaz. Yıllardır kendimiz sandığımız şeyin, aslında çocukluğun bize emanet ettiği bir görev olduğunu görmeye başlarız.