Son dönemde yaşanan gelişmeler, Türkiye’nin otoriter konsolidasyonun yeni bir aşamasına girdiği yönündeki kaygıları artırmış durumda. Bu gelişmeler ışığında, Türkiye’de seçim rekabetinin, anayasal yönetimin ve demokratik temsilin geleceğine ilişkin haklı endişeler bulunmakta. Anayasa kâğıt üzerinde varlığını sürdürse de artık iktidarı sınırlayan anlamlı bir işlev görmüyor.
Gücün merkezileşmesi, yargı bağımsızlığının zayıflaması ve kalıcı bir istisna halinin normalleşmesi ise toplumda derin bir meşruiyet krizi ve yaygın bir siyasal çaresizlik duygusu yaratmakta. Masumiyet karinesi tersine dönmüş durumda. “Şüpheliler masumiyetlerini kanıtlayıncaya kadar suçludur.”
Hukuksuzluk, adaletsizlik, özgürlüksüzlük ve sefalet üreten bu rejimde halk nerede duruyor? Seçimin ve temsilin anlamını yitirdiği bir yerde isyan içindeki kitleler nasıl umudunu diri tutacak?
Muhalefet partilerinin tümü rejimin zihniyetiyle sakatlanmış halde yine rejimin kırmızı çizgileri içinde laf üretmekten, doğacak siyasi boşluktan yararlanarak rejime payanda olmaktan ötesini düşünmüyor.
Türkiye’nin geldiği nokta itibariyle sorunlarını artık sınırlı reformlarla veya kurumsal yamalarla çözemez. Bunun yerine, toplumun tüm kesimlerini gerçekten çoğulcu bir anayasal düzen içinde bir araya getirebilecek “yeni bir toplumsal sözleşmeye” dayanan, yeni bir demokratik temele ihtiyaç bulunmakta. Ülkenin “yeni bir yeniden inşa sürecine” ihtiyacı var.