Tüm zamanların ruhu: Patti Smith 
T

Patti Smith konseri hakkında bir şeyler yazmak benim için hiç kolay bir iş değil. İtiraf etmeliyim ki kendisinin büyük bir fanıyım ve bu nedenle konseri objektif olarak değerlendirebilmem oldukça zor. Bu nedenle size klasik bir konser incelemesi yapmayacağım ancak Patti Smith’in neden bu kadar değerli olduğundan uzunca bahsedeceğim. Belki de hepsi aynı anda olur gidişattan çok da emin değilim. Kafam karışık çünkü hala konserin etkisindeyim.

Patti Smith’i ilk kez bundan sanırım 20 yıl önce Babylon’da -işim gereği- iki gece üst üste izlemiş ve tam anlamıyla çarpılmıştım. Sahnede o narin ellerini kaldırıp annesini anmak için bir şiir okurken tüm vücudunu saran bir hare gördüğüme yemin edebilirim ama ispatlayamam. Hayatımda yaşadığım en ilginç, ruhani anlardan biriydi ve ruhunun -hem de 70’ler ruhunun- bedeninin dışına taşmasına şahitlik etmek bende çok şeyi değiştirdi. Konserden eve döndüğümde saçma gelebilir ama ne yapacağımı bilemeyip bir süre orta sehpanın altında yatmıştım. Bir mağaram olsaydı oraya kapanırdım ama o an saklanabileceğim tek yer orasıydı. 

Aradan yıllar geçti ama o anın hissi bedenimde hala canlı ve kuvvetli bir elektrik akımı olarak gezinmeye devam ediyor. O yüzden dün gece Patti Smith sahneye o cilveli genç kız enerjisiyle ‘Dancing Barefoot’ şarkısını söyleyerek çıktığında aradan geçen yılların hiç bir anlamı kalmadı. Patti ile herhangi bir zamanda ve mekanda üçüncü bir gecede buluştuk. 

Çünkü zaman onun için o kadar içinde dolaşılabilir, o kadar bükülüp, çağrılıp, parçalanıp tekrar toparlanabilir ki siz de onunla vakit geçirirken hangi zamanda nerede ve ne halde olduğunuzun bir önemi kalmıyor. Sahnedeyken ya da kişisel blogunda evinde masa başında bir şeyler yudumlayıp bir anısını size sakince anlatırken; yüzünün kıvrımlarında, bir el hareketinde ya da ayağını sakince yerden kaldırışında, tüm yaşlarının; bir kız çocuğundan kendinden emin genç bir kadına, ortalığı ve belki de kendini toparlamış olgun bir kadından dünyanın büyük değişimlerine şahitlik etmiş bilge kadınlığına, her hali arasında saniyeler içindeki geçişini mucizevi bir şekilde görebiliyorsunuz.

Setlist’in ve müzikal tarihinin en önemli şarkılarından biri olan Summer Cannibals’daki o duruşun, az önceki o naiflikten o hırçınlığa geçişin akışkanlığına ister istemez kapılıp gidiyorsunuz. Patti Smith sizi sadece zamanda değil duygular arasında da güvenle gezdiriyor. Onunlayken zamandan ve herhangi bir duyguyu hissetmekten korkmuyorsunuz. 

Peki Patti Smith bunu bu kadar iyi nasıl yapıyor? 

Cevabın, konserlerinin ritüellerinden biri olan ‘The Doors’ şarkısı ‘The Crystal Ship’i söylemeden önce Jim Morrisson’ın anıldığı anda/anlarda olduğunu düşünüyorum. 

Son 15-20 yıldır hepimizin sadece bugün varmışız gibi yaşadığımız bu garip günlerde; onun geçmişini, insanlığın geçmişini, bizi biz yapan, dünyaya yön veren, bir söz bırakan değerli ruhları bulduğu ilk fırsatta onurlandırmayı asla atlamayışını, geçmiş ile gelecek arasında kendini kuvvetli bir iletken olarak konumlamasını ve bunu sarsılmaz bir kararlılıkla yapışını her defasında gözlerim nemli, hayretle izliyor ve kendimi oraya hizalamaya çalışıyorum.

Onun geçmişi yaşanıp bitmiş hatırlanacak güzel anlar ve belki de sığınılacak bir liman olmaktan çıkarıp, dilediğinde geçmişin güçlü ruhlarını tekrar ve tekrar bazen sahneye, bazen kahveye ve bazen de sadece ana çağırışına hayran kalıyorum. Geçmişimizin geleceğimizi şekillendirmek için ne kadar da önemli olduğunu yeniden ve yeniden hatırlıyorum. Bu konserinde anılan isimlerden bir diğeri de George Harrison’du mesela. Onu da ‘Isn’t It a Pity’ ile andık.

Patti Smith bize, zamanın ve hatırlamanın gücünü anlatırken, hatırladıklarımızın bedenimizde canlandırdığı duygularla başa çıkmayı da kendi üzerinden gösteriyor. ‘Peaceable Kingdom’ şarkısına girmeden önce, Filistin’den Sudan’a, İran’dan Lübnan’a zulüm gören tüm halkları hatırlayıp, sahneden yaklaşık 10 bin kişiye o insanları hatırlatıyor ve onların sesi oluyor. Şarkısının başında hissettiği çaresizliği ve ağırlığı sesinden ve gözyaşlarından anlıyoruz. Ancak duyguların gelip geçişini tüm çıplaklığıyla gözlerimizle görüyor, şarkının sonuna doğru o çaresizliğin nasıl bir umuda, güce dönüştüğünü iliklerimize kadar hissediyoruz. Filistin’in özgürlüğü için çığlık atmak hepimize iyi geliyor. Birlikte olmak hepimize iyi geliyor. Patti de zaten bulduğu ilk fırsatta bize ‘Bir sesiniz var, onu kullanın’ demekten geri durmuyor. 

Sonra bir bakıyorsunuz, dünyanın en iyi aşk şarkılarından biri olan ‘Because The Night’ın notalarında sevdiğinizin ellerini tutuyorsunuz. Umudun, inancın gücü aşkın gücüyle birleşiyor, Patti bize sadece zamanın değil, duyguların da sınırlarının olmadığını öğretiyor. 

Ve nazik olmayı…

Patti Smith’in seyircisiyle arasındaki bağı derinden hissettiğini, sahneden verdiği enerjiye karşılık, seyircisinin enerjisini nasıl aldığını neredeyse fiziksel olarak görebiliyorsunuz. Konserde ufak bir seramoniyle doğum gününü kutladığı -dünyanın bana göre en şanslı insanı- Kaan’ın ismini söylemeye çalışırken ki çabası, ona seslenen insanlara karşı yaptığı kibar jestler, verdiği tatlı cevaplar, o naif, sade iletişim onun gerçekliği hakkında çok şey söylüyor. 

Ve tabii ki böyle bir konserin kapanışı onun en güçlü olduğu haliyle bitiyor. Dünyayı ‘sadece kendi olarak’ parmaklarının ucunda oynatan Gloria! Duruşuyla, varlığıyla diğer her şeye kafa tutan G-L-O-R-I-A personasına dönüş yapan Patti Smith yeniden 70’lerın ruhunu sahneye saçıyor. 

Tabii ki hepimiz bunun için tüm varlığımızla oradayız ve hakkımıza düşeni alıyoruz. O anın güzelliğini yeniden zihnime kazıyabildiğim için minnettarım. 

Son şarkı, yani bis şarkısı ise tabii ki ‘People Have to Power’ oluyor. Patti mahsuscuktan olan şeyleri sevmediğinden dinleyicisini de bis için zorlamadan grubunu geri çağırıp son şarkısına giriş yapıyor. Onunlayken son diye bir şey yok ancak fiziksel zamanın sınırlarına takılacağımızı iyi bildiğimizden dünyayı değiştirmek için bir gücümüz olduğu gerçeğini biraz buruk bir ruh haliyle, konserin bitmesini istemeden haykırıyoruz. 

Konser bitiyor. 10 bin kişi ondan ayrılmak istemiyor. O da 10 bin kişiden. Bu derinden hissediliyor. Sahne önündekilere gülümsüyor, konuşuyor. Fanları da dönüp gidemiyor, o da…

Sonra oğlu geliyor, tatlı tatlı sarılıp onu arkaya götürüyor. Oğlunu anlayarak arkasından bakıyorum. Mutluluktan her yerim ağrıyor. Onun da ağrıyor biliyorum.