Talihli bir haftaydı.
Kapalı gişe gösterimini sürdüren Devlet Opera ve Balesi’nin Carmina Burana gösterisine, açık bir davet aldım.
Bedelini ödemek kaydıyla icabet ettik. O halde aklımızdan ve gönlümüzden geldiği gibi yazma hakkımız saklı!
Perde açıldı. Koro bir çığlık gibi yükseldi.
Eğer öncesinde merak edip, eseri oluşturan şiirlerin sözlerini biraz okuduysanız kendi dilinizde; kendi hayatınızın ortasına düşüverirsiniz.
Eserin ilk sesi ‘O Fortuna’dır.
Talih tanrıçasına bir haykırış. Hiçbir şeyin kalıcı olmadığını söyler. Ne aşk ne gençlik ne servet ne iktidar ne acı… Sahnede henüz perde açılmadan, kader çoktan yerini almıştır salonda… Ve sen kendini koltukta oturuyor zannederken, bir talih çarkının üstündesindir.
Kader ya da talih! Talih çevirisinin ben daha doğru olduğunu düşünüyorum. Kader kavramına göre, biraz daha insanın kendisinin hiç katkısı olmadığı halde başına gelenleri anlatır.
O nedenle ‘Kör talih’ de vardır. ‘Talihin yaver gitmesi’ de…
Oysa talih, sanat eserlerinde, özellikle Barok dönemde, 14. ve 17. Yüzyıl arasında kullanılan bir şey olsa da hayatın hakikatinde yeri çok azdır. Bana göre yoktur diyeceğim de kimsenin de hayalini yıkmayayım!
Önümdeki sırada oturan iki şık, eğitimli, hani yeri gelince adap filan öğretmeye yeltenecek iki hanımefendi; program öncesinde kayıt yapılmaması, görevliler tarafından kesin olarak rica edilmesine rağmen, eser boyunca, yani yaklaşık 70 dakika hem telefonlarının ışığını gözüme soktular hem de durmaksızın kayıt aldılar.
Ayıp hanımefendiler ayıp!
Eğer yakalansalar ve uyarı alsalar ‘kör talih bizi gördüler’ diyeceklerdi. Kimse görmedi ya da ilgilenmedi onlarda şimdi ‘talihimiz yaver gitti görmediler’ diye anlatıyorlardır.
Ama yaşadıkları sonuç her neyse kendi yaptıkları ile ötekilerin görevleri olduğu halde yapmadıkları üzerine kurulu…
Talih ise yalnızca sahnedeydi.
Carmina Burana dünyanın her yerinde muhteşem diye yazılır. Ki bizdeki de öyleydi. Hareketli sahnenin gereksiz hareketleri dışında, iyi bir eseri; iyi icra edilmiş şekilde izledik. Tabii aynı şeyi danslar için söyleyemeyeceğiz.

Peki eser harika da Carl Orff kimdir, kimlerdendir?
Soruyu böyle ortaya koyunca aslında bin yıllık bir tartışmanın kapısı açılıveriyor.
Sanatçı ve eseri birbirinden ayrı mı değerlendirilmeli, yoksa üretenin sanatçı kişiliği eserin ayrılmaz bir parçası mı?
Carl Orff 1895’de Münih’te doğdu.
Çocuk yaşta müziğe tutuldu. Yalnızca nota yazmaya değil; sesin bedene çarpması, ritmin insanı coşkuyla harekete geçirmesinden yola çıkarak; notaların yalnızca duyulur değil, aynı zamanda sahnede görünür de olmasını istiyordu.
Yalnızca kulak için değil, hayat için yazıyordu.
Ama yaşam deha sahiplerine bile, bazen temiz bir sicil vermeyecek kadar talihsiz bir yöne savrulabilir.
Orff’un adı, eseri kaleme alıp hükümete sunduğu 1935 yılından itibaren aslında Nazi Almanyası ile birlikte anıldı… O dönemin anlayışına ne kadar direndi ya da ne kadar uyum sağladı, tarih halen tartışıyor.
E peki ne yapalım? Carmina Burana’yı asalım mı?
Belki de mesele tam burada düğümleniyor.
Sanatçı yalnızca eserlerinden mi ibarettir? Sustukları ya da sesini çıkarmadıkları biyografisinin bir parçası mıdır? Carl Orff’un adı, notaları kadar, bu bağlamda ahlaki sularla da birlikte anılıyor. Çünkü bazen bir bestecinin en sert sesi, sustuğu anda duyulur.
Ama kim yok sayabilir?
1930’ların Avrupa’sında faşizmin çizmeleri sokak taşlarına vururken, Orff ortaçağ şiirlerinden bir sahne kantatı yarattı. Eser teknik olarak opera değil, bale değil, senfoni değil. Ama hepsidir… Ve hiç biri… Tıpkı hayat gibi tanımlara sığmaz içinde dualar da var, batakhane şarkıları da aşk yakarışları da var, ayrılık zamanları da… İnsanın mükemmel olanla dibe batmış olanın arasında yaşadığı kadim salınım, bütün eser boyunca kendini anlatır.
İlk ses ‘O Fortuna’dır.
Sonra bahar gelir. Çiçekler açar. Aşk çağırır. Sonra yine ölüm…
İnsanın hikayesi lineer değil, döngüseldir. Bir yükseliş, bir düşüş, bir arzu, bir pişmanlık, bir umut, bir yeniden başlama…
Carmina Burana aslında modern insanın Linkedln profilinden çok daha dürüst bir özgeçmişidir.
Bugünün sahnelemesine gelince… Carmina Burana öyle güçlü bir eser ki yönetmenin müziğe güvenmek yerine gösteriye sığınmasına hiç gerek yok. Dev dekorlar, mekanik efektler, ışık bombardımanları… Oysa eserin kudreti zaten notaların içinde. Ritmin vahşiliği ve koronun ortak nefesi ve insan sesinin kadim korkusu; bütün bunlar tek başına eseri soluksuz izlemeye yetiyor.
Türkiye bu eseri ilk sahnelendiğinden bu yana sevdi. Zaman zaman eleştiriler olsa da kimse kayıtsız kalamadı.
Konserin sonuna doğru zihnimizde oluşan soruyu buraya bırakalım.
İnsan, kaderin çarkı dönerken ne yapar?
Susar mı? Yoksa şarkı mı söyler?
Carmina Burana’nın cevabı nettir. İnsan kırılır, düşer, yanılır, sarhoş olur, sever, kaybeder… ama yine de ayağa kalkar. Yine de ses verir. Yine de karanlığın ortasında kendi kalbini, tempo tutan bir davula çevirir.
Belki bu nedenle yüz yıl sonra bile yaşıyor bu eser.
Çünkü kader döner. İnsan yanılır. Ama ruh, her defasında yeniden ayağa kalkmayı bilir.
Bahar biraz da ümidi canlı tutmaktır.