Asgari ücret, yalnızca rakamlarla ifade edilen bir ücret değildir; bir ülkenin emeğe, insana ve sosyal hayata bakışının aynasıdır. Bir ülkede asgari ücret, çalışanın yalnızca karnını doyurabildiği ama sosyal hayattan dışlandığı bir düzeye sıkışmışsa, orada ekonomik büyümeden, refah artışından ya da adil gelir dağılımından söz etmek mümkün değildir.
Bugün Türkiye’de asgari ücret, mevzuatta tanımlandığı gibi çalışanın gıda, barınma, sağlık ve kültürel ihtiyaçlarını ‘asgari düzeyde’ dahi karşılamaktan uzaktır. Avrupa ülkeleriyle yapılan nominal karşılaştırmalar ya da satın alma gücü paritesine dayalı sıralamalar tek başına bir teselli yaratmamalıdır. Çünkü mesele sıralamada kaçıncı olduğumuz değil, bir asgari ücretlinin hayatı gerçekten yaşayıp yaşayamadığıdır.
Daha da düşündürücü olan, ücretli çalışanların yarıdan fazlasının asgari ücretle çalışıyor olmasıdır. Asgari ücret, kural değil istisna olmalıdır. Oysa Türkiye’de asgari ücret, adeta ‘ülkenin ortalama ücreti’ haline gelmiştir. Bu durum, yalnızca ekonomik bir sorun değil; sosyal devlet ilkesinin ve çalışma barışının da ciddi biçimde zedelendiğinin göstergesidir.