ABD’ye, daha doğrusu ABD’nin bir kısmına neredeyse gıptayla bakacağım aklıma gelmezdi muhtemelen. Ama oldu. Çünkü kendi ülkende boyun eğmiş, çok gerekli ve işlerinin şartı olan vicdanı çoktan gömmüş devlet insanlarına, hukukçulara, din insanlarına, yöneticilere, hatta tek tek kendimize filan bakmadan edemiyorsun.
Dünyanın ‘en kapitalist, en emperyalist, en teknolojik ülkesi’nde; insanlar (tabii ki hepsi değil) dayanışmanın, direnişin, insan hakları, demokratik haklar, özgürlükler için ayağa kalkmanın, dik durmanın ‘insanlık vicdanı’nın önemli bir parçası olduğunu hatırlattılar.
Elbette başta İran, Suriye… Baskının, şiddetin, zulmün, cinayet ve katliamların olduğu çok yerde de öyle. Ama ‘demokratik’ sayılan, bireyselleşme ve bireyciliğin en üst düzeyde olduğu varsayılan bir yerde iki anlamda önemli: Birincisi, faşizm ve faşizanlık ‘demokrasi, hukuk devleti’ filan tanımayabiliyor. İkincisi, vicdanın, dayanışmanın, mücadelenin dini, milleti, milliyeti, etnik kökeni, bireysel acısı yok ve her yerde olması gereken bu.
O yüzden ‘seçmeci, ayırmacı’ demokratlıklar, hak ve özgürlük titizlikleri, ayrıştırılmış acıların birbirine dokunmadan, bir ötekini görmeden ifadesi yeterli değil.
Neden? Çünkü geçim acısından kadınlara eziyet ve şiddete, cinayete kadar ne varsa; işçi haklarından çevre ve diğer canlılara olan duyarlılıklara kadar ne tür ‘hassasiyet’ varsa; hepsinin müsebbibi olan sistemler, rejimler, devletler aynı.