Öz savunma haktır!
Ö

Küçük bir kız çocuğuyken bile biri birine herhangi bir şiddet uyguladığında çocuk aklımla “Diğerinin eli armut mu topluyor kardeşim!” diye düşünürdüm. Bana bulaşan her kimse de uydurma karate hareketlerimle üstüne yürür korkutup kaçırırdım.

Hatta bir noktada bu uyduruk karate hareketlerimi gerçek karate hareketlerine çevirmeye de niyetlendim. Mahalledeki karate salonunun deneme dersine ailemden habersiz gittim. Hoca beni mükemmel yetenekli buldu. “Sen gel kıyafetlerini ben sana ücretsiz vereceğim” bile dedi.

Tüm aile ‘erkek gibi kız’ olmamdan inceden gurur duysa da erkek gibi olmanın da sınırları vardı, babam gitmeme izin vermedi. Benim düşmanım mı varmış, kız başıma ne işim varmış karatede?

Benim düşmanım mı vardı peki? Şimdi bu sorunun cevabına geleceğim ama önce şu soruya cevap arayalım: Benim bir savunma / saldırı sporunu öğrenmem, bir kız çocuğuna çok da uygun görülmeyen bir aktiviteye katılmam için ille bir düşmanımın mı olması gerekiyordu?

Erkek çocuklarına çok yakışan, onların ne kadar cesur, ne kadar atik, ne kadar kendinden emin canlılar olduğu gerçeğini (!) parlatan bu tarz aktiviteler nedense konu kız çocuklarına geldiğinde birden fazla agresif, saldırgan, tu kaka ilan ediliyor.

Allah muhafaza ya kız çocuklarının kırılgan yapılarına zarar gelir de birden saldırganlaşırlarsa diye adeta herkesin aklı çıkıyor. Erkeğe hak görülen dövüşmek, karşı durmak, savaşmak, öfkenlenmek, canı yandığında canını yakanın canını yakmak hakkı, iş kadına gelince kadına asla yakışmayan, en iyi ihtimalle bir cinnet anına yakıştırılan, delilikle mutlaka bir bağı olan bir eyleme dönüşüyor.

Mertebeye dönüştürülen ‘mağduriyet’

Kadının kırılganlığı, ruhu bir yana bedenine bile öylesine sıvanıyor ki yıllarca şiddet gören bir kadın bile canını yakanın canını yakmayı bir gün bile aklından geçiremiyor. Geçirse bile bu düşünce karşısında muhtemelen kendisinin bile nutku tutuluyor. “Ben cani değilim” diyor kendi kendine muhtemelen. Muhtemelen “Zaten gücüm de yetmez” diyor. Üstelik tüm bunlar da stratejik.

Kırılganlık çocukluğumuzdan itibaren bize öğretilen böylesine güçlü bir ezberken ‘mağduriyet’ kadın için adeta bir mertebeye dönüştürülüyor. Patriyarka kadınlara sadece ölme ve ölenin arkasından gözyaşı dökme imkanı sunuyor.

Kadınları canice öldüren erkekler mahkemelerde sadece kravat taktığı için iyi hal indirimleri alırken, ölmemek için öldüren, sayıları bir elin parmağını geçmeyen kadınlara hiçbir indirim uygulanmıyor.

Canını savunan kadınlar bile “Erkek gibi kadın! Namusunu korumuş!” gibi erkek güzellemelerine layık görülüyor.

Yani görülen o ki kadına sadece, açık renkler, kırılganlık, gözyaşı ve ölmek çok yakışıyor…

Asıl soru

Şimdi gelelim asıl önemli soruya: Benim düşmanım mı vardı peki?

Sadece bu yıl, yani 2025’te 410 kadın katledildi. Bu kadınların neredeyse hepsini çok iyi tanıdığı yakını, eşi, babası, erkek kardeşi, sevgilisi öldürdü. Kimini sokak ortasında herkesin gözünün önünde, kimi çocuğunun gözlerinin önünde, kimini annesiyle birlikte…

Üstelik bu erkeklerden çoğu ‘tahrik’ indirimi, ‘Erkeklik gururu kırıldı’ indirimi, ‘Sadece erkek olman yeterli’ indirimi gibi birçok indirim aldı. Bu indirimleri de hukuka uygunlukla övünen erkek hakimler yaptı. Hani şu fail kadınlara meşru müdafaa indirimi bile veremeyen hakimler.

Sorunun cevabı basit: Bir yılda 410 katledilmiş kadın ve korunan katiller, nereden baksanız bir düşmanlığın kanıtıdır. Bu nedenle kadın kırımı karşısında babamın yıllar önce kız çocuğuna sorduğu o soru manasız kalıyor.

Ya da belki de yeniden bir mana kazanıyor: Evet belli ki bir düşmanlık var ve -tıpkı çocukken sorduğum gibi sorayım- pardon da bizim elimiz armut mu topluyor!

Öz savunma haktır!

Yıllar önce hakkını savunmak için birilerinin ağzına iki tane çakabileceğini düşünen ancak ataerki tarafından susturulan, hak savunma talebi, öfkesi ’erkek gibi kız’ yaftasıyla yine maalesef erkekliğe pare veren o kız çocuğu olarak neyse ki bugün sesimi çok daha fazla kadına duyurabiliyorum.

Yedi yaşında “Bizim elimiz armut mu topluyor!” diye öfkelenirken, bu 25 Kasım’da, 45 yaşımda “Öz savunma haktır!” diye haykırmak istiyorum. Kadınlar, kadın meclisleri, platformlar, topluluklar olarak bu konu üzerine daha fazla konuşmaya, anlatmaya ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

Mesela birkaç gün önce 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü etkinlikleri kapsamında Bodrum Kadın Platformu’nun düzenlediği ‘Feminist faillik / Özne olarak kadın’ panelinde iki kadın avukat Sezin Uçar ve Ceren Cansu Sayın’ın öz savunma üzerine yaptığı söyleşi, salondaki tüm kadınlara, hepimize inanılmaz farkındalık anları yaşattı.

Kadın avukatlarımız, hukukta hakların kazanılma süreçlerini anlatırken önce bu konuyu daha çok konuşmamız sonra da yaşanan vakalar, fail kadınlar üzerinde daha çok durmamız gerektiğinden bahsetti.

Örneğin, en basitinden bir öz savunma aracı göz yaşartıcı spreyin açık alanda kullanımının cezaya tabii olmadığını, ancak kapalı alanda kullanılmasının bir suç olduğunu öğrendik. Ancak hepimiz biliyoruz ki kadınlar sadece açık alanlarda tacize, saldırıya uğramıyor.

O halde kapalı alanda da bu öz savunma aracını kullanım hakkını kazanmamız çok kritik. Yani öz savunma hakkına karate de dahil, göz yaşartıcı sprey de, meşru müdafaa da…

Ve kadına sadece ‘mağdur’, erkeğe her daim ‘fail’ olma hakkını da tanımıyoruz.