Okura not:
Günün 11’i, Türkiye medyasındaki görüş ve yorum çeşitliliğini yansıtmak amacıyla hazırlanmaktadır. Aşağıda özetini bulacağınız yazıya yer vermemiz, içeriğini onayladığımız ve/veya desteklediğimiz anlamına gelmez.
İsrail konsolosu Elrom’un THKP-C tarafından kaçırılıp, öldürülmesinden sonra cunta hükümeti kitlesel tutuklamalara gitmiş, aralarında benim ve arkadaşlarımızın da olduğu tuhaf bir “TKP davası” açılmıştı. Bu davada Azra Erhat, Vedat Günyol, Matilda Gökçeli (Yaşar Kemal’in eşi), Magdalena Rufer ve Sebahattin Eyüboğlu, Şadi Alkılıç ve şu anda isimlerini hatırlayamadığım onlarca yazar, şair, bilim insanı Maltepe Zırhlı Tugay’ında tutukluydu. Bizler bir dizi davanın yanında bir de bu davadan aranıyorduk. Ve tek arkadaşımız bile yakalanamamıştı.
Sözünü ettiğim Erenköy’deki evde yaptığımız bir toplantı esnasında MK üyesi “elektrikçi”, İstanbul ile Sovyetler Birliği arasında sefer yapan bir şilepte işe girdiğini söyledi ve örgütümüzün ihtiyaç duyduğu teorik ve ideolojik materyalleri Sovyet partisinden temin edeceğine ve bize aktaracağına dair öneride bulundu. Önerisi oy birliği ile kabul edildikten sonra “elektrikçi”, bu durumda artık onunla “doğrudan” temas kurmamızın, Sovyetlere giden herkesin MİT tarafından takip edilmekte olmasından dolayı “tehlikeli” olacağını ifade etti ve çözüm olarak şunu önerdi: “Yarın bir yoldaşla birlikte Belgrad Ormanına gidelim, bir ağaç kovuğu saptayalım, ben elimdeki materyalleri oraya bırakırım, siz daha sonra bir yoldaşı gönderip alırsınız.”
Bizimkiler bu “konspratif önlemi” heyecanla karşıladılar, ama ben en “pimpirikli” olan olduğum için “elektrikçi” toplantıdan ayrıldıktan sonra, elektrikçinin evini bilen rahmetli Sıtkı Coşkun’a “kalk elektrikçinin evine gidiyoruz, sen annesini oyala, ben evi arayacağım” dedim.