Ödül sanatçı için hayatın kıymetli anlarından biridir.
Ancak tehlikeli de bir andır.
O sihirli anda ödül, birdenbire sanatçıyı ele geçiriverir.
Ülkemizde de dünyada da örnekleri çoktur. O anda sanatçının içinden bir şey çıkar ve büyük büyük cümleler söylemeye başlar; bir şeyleri över, bir şeyleri yerer, bir şeylere karşı bayrak açar, hiç beklenmedik cümlelerle bir şeyin tarafı oluverir.
Sonra sahneden iner, normal hayatına döner; o hayata baktığınız zaman siz de şaşkına dönersiniz!
Yine de bu herkes için geçerli sayılmaz. Ödülden başı dönmeyen, hatta ödüllerin başını döndüren sanatçılar da vardır.
Hangisinin hakiki, hangisinin yapma olduğunu seyirci şıpın işi anlar. Geriye tozu alınacak, kime benzediği belli olmayan heykelcikler kalır.
Nereden çıktı bu ödül hikayesi diyeceksiniz?
Aklınıza gelen meseleler değil. Onlar skandal bile sayılmaz. Küçümencik maceralar… Bugün var, yarın yok. Var gibi görünse de yok!
Yıl 1964. Üç gün sonra yani 22 Ekim günü… Paris’te edebiyat ve düşünce dünyası, sarsıcı bir haberle yerinden oynadı; Jean Paul Sartre, kendisine verilen Nobel Edebiyat Ödülü’nü reddediyordu.
Paris edebiyat dünyasının dedikodularına hele o yıllarda oldukça alışıktı fakat, bu tavır bütün alışkanlıkların dışındaydı.
Bir sanatçının, düşünürün, filozofun kendini kurumların onayına teslim etmeyeceğini ilan eden, zamanları aşan bir meydan okuma, bir etik kavga çağrısıydı yapılan…
Aslında ödül töreninden çok önce Sartre böyle bir durumda ne yapacağına, nasıl davranacağına karar vermişti.
Defalarca da dile getirmişti. Hiçbir resmi ödül, hiçbir kurumsal madalya onun kalemini, felsefesini ve bağımsızlığını temsil edemezdi. Çünkü bir insanın değerini kurumlar değil, kendi özgürlüğü belirlerdi. Daha 1940’larda, Fransa’nın işgal altındaki günlerinde direnişin sesi olurken aynı tavrı göstermişti. Varoluş meselesi onun için özden önce geliyordu.
Sartre bu ödülü, o gün reddetmedi. Önceki yaşamında da sonraki yaşamında da o güne dek yazdığı her satırda, verdiği her derste, Café de Flora’da yürüttüğü her tartışmada zihinsel olarak buna hazırlanmıştı zaten.
Ödül günü kendi kalemiyle, kendi yaşam felsefesini imzalamış oldu.
Nobel Komitesi’nin tebliğini alan Sartre stratejik bir kıvırmayla nazik bir yanıt vermedi. Bob Dylan gibi kaçak da güreşmeye de girmedi. ‘Ödül günü vaktim yoktu, siz arkadaşa bırakın ben ondan alırım’ salvoları yapmadı.
Bilmeyenlere not, buna duruş ya da omurga denir!
Felsefi bir bildirge yazı komiteye… “Hiçbir kurumun temsilcisi olmak istemiyorum.“
Bu cümle basit bir yanıt değildi. Sartre tüm çağdaşlarına alev topu gibi bir soru fırlattı: Sanatçının bağımsızlığının, düşüncenin özgürlüğünün altını, hangi kurum imzalayarak kendine mal etme hakkına sahiptir?
Mesele ödül değil. Düşünsel egemenliğin reddiydi.
Stockholm’ün salonlarına sessizlik çöktü.
Bu ret ödülün üzerine Sartre’ın gölgesini düşürdü ve ödülün/ödüllerin değeri sorgulanır hale geldi.
O kararını açıklarken yaşam arkadaşı Beauvoir gözlüğünü çıkartıp masaya koymuş, “Bir kere daha yalnız kalmayı seçtin Jean Paul“ demişti hafif bir hüzünle…
Bu yalnızca Nobel’den değil, dünyanın onayından da vazgeçmekti.
Dost meclislerinde yakın dostlarına şunları söylediği de konuşuldu: “Eğer Nobel’i kabul edersem Vietnam’da yanan köylerle, Cezayir’deki işkencelerle, baskı altındaki işçilerin sesiyle arama duvar çekmiş olurum.“
Oysa ödülü alıp sahnede kahramanca konuşmak, sonra sütlü kahvesini içerek hayata devam etmek de mümkündü!
Sartre bize bir tavır bıraktı giderken: Gerçek ödül, insanlığın ortak vicdanında saklıdır.
Orhan Veli demişti ya Sartre’dan on yıl önce, “Sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi / Ama senin de işin zor…“
Ah şu eski dünyanın insanları, her şeyin yenisi iyidir, gıcır olanı…
Varoluşunuz nasılsa, öyle kalın sevgili okur.