Henüz vakit varken…
Nazım Hikmet’in hayatın her derinliğine dokunan o eşsiz dizesi… Nereden çıktı demeyin!
Bu dünyada henüz vakit varken, insanın kalbinde taşıdığı sevgiyi, hayranlığı ve minneti söylemesi gerekir.
Çünkü biz bu ülkede, çoğu kez, kendi kahramanlarımızın değerini ancak sustuklarında, çekip gittiklerinde fark ederiz. Oysa yaşarken, buradayken onurlandırmak, en insanca görevimizdir.
Hikâye aslında bu yılın ilk aylarında yayınlanan ‘ben gülüyor muyum?’ isimli Cengiz Bozkurt kitabının, bir tiyatro sevdalısının hikâyesidir.
Cengiz Bozkurt Anadolu’nun sıradan bir çocuğunun yolculuğu gibi başlar hayata ama sıradanlığa hiç uğramaz.
ODTÜ’de fizik okurken, kendini tiyatronun büyüsüne kaptırır. Matematikle anlatılamayan şeyleri, sahnede başka bir dille anlatmanın derdine düşer. Bir karar verir: Hayatını ışıklara, kelimelere, alkışlara adayacaktır.
Sanat dünyasında tanınmış bir soyadın, seni destekleyen birkaç kişi yoksa, gerekli yerlerde kısa yol tuşları bulamadıysan, zordur bu dünyada var olmak.
Heyecanın, hevesin, yeteneğinden çok kimi tanıdığın önemlidir.
Ve soluğu İngiltere’de alır. Londra’nın sisli sokaklarında, kimsenin adını bilmediği bir göçmen sanatçı olarak, sıfırdan başlar. Bavulunda Shakespeare metinleri, cebinde para yerine inat vardır. Goldsmiths, University of London‘da medya ve iletişim bölümünde okurken, tiyatro eğitimi almaya, belgesel film setlerinde çalışmaya ve hayatta kalmak için birbirine benzemez işler yapmaya devam eder.
Bazen gündüzleri set işçiliği yapar, geceleri sahnede figüran olur. Emeğin karşılığını bulduğu topraklarda, sahne üzerinde yerini ve bilgisini pekiştirir.
Hayatta kalmak ile hayal kurmak arasında bir ipin üstünde yürümeye devam eder.
Kimse ve belki kendisi de hikâyesinin bir gün bu ülkenin hafızasına kazınacağını bilmiyordu. Ama kader bazen insanın kendi planlarını hiçe sayarak, onu hiç beklemediği bir masaya oturtur.
Türkiye’ye dönüşü neredeyse bir tesadüf gibidir. İngiltere’de birlikte tiyatro kurduğu arkadaşı aracılığıyla 14 yıl sonra döner memleketine…
Tesadüf derler böyle şeylere ama aslında tesadüf dediğimiz şey, kaderin üzerimize taktığı maskelerden başka bir şey değildir.
Bir oyun yönetmek… Bir reklam filmi… Sonra küçük roller derken, yol onu ‘Leyla ile Mecnun’a getirir. Ve Erdal bakkal…

İlginç bir karakterdir Erdal bakkal… açıkgöz, çıkarcı, parasever; fakat bir taraftan da gerçekçi, iyi niyetli, duygusal hatta kimi zaman pişmanlıklar taşıyan bir küçük adam…
Bir milletin hafızasına böyle kazınır. Sonra sayısız iz bırakan karakter ve ödüller… Hepsi hak edilmiştir.
Sıradan bir bakkal dükkânında, aslında sıradanlığın ne kadar derin, ne kadar acıklı ve ne kadar komik olduğunu gösterir. Şakacılığının arkasında, hep iyi niyetine yenilen, duygusallığından kaybeden küçük insanları canlandırır. Belki de hepimizin içindeki o ‘küçük insan’ı…
Wilhelm Reich’in ‘Dinle Küçük Adam’ dediği…
Ama Cengiz Bozkurt sadece güldürmez. Hayata şaka penceresinden bakmaz. Çok ama çok ciddiye alır. Büyük şubat depreminde sessiz sedasız o acıları ve sorumluluğu yüklenmesi bunun en insani göstergesidir. Hatay depreminde, kameraların göstermediği yerlerde, enkazın tozunu içine çekmiş insanların yanındadır.

‘ben gülüyor muyum?’ adlı kitabında da bütün bu çelişkiyi, bu kırılganlığı cesurca ortaya koyuyor Cengiz Bozkurt. Kahkahaların içinden çıkan bir hüzün, mizahın kalbinde saklı bir sitem var o satırlarda. Bir sanatçının anıları değil sadece, bir toplumun çelişkilerinin de aynası…
Sanatçı kimliğiyle değil, insan kimliğiyle. İşte o yüzden, sözleri muhalif gibi görünür ama aslında tek bir kaynaktan beslenir: vicdandan.
Henüz vakit varken, şunu söylemek gerek: Bu ülkenin hikâyesinde Cengiz Bozkurt gibi insanlar, sahnenin perdesi kapandığında bile ışıklarını içimizde taşımaya devam ediyor. Onun kahkahası, aslında derin bir hüzünle harmanlanmış bir dirençtir.
Kitabın her satırı bir hayat dersi, mutlaka okuyun diyorum, ama şu cümleleri Attila İlhan ustamın deyişiyle ‘mıh gibi’ aklımda tutuyorum: “Yılların hızla, neşe ve acıyla birbirini kovalayacağını tahmin edemedik. Sonra olacakları da vereceğimiz kayıpları da… Yokluklar içinde yaşadığımızı sanırken ne varlıklı olduğumuzu da bilemedik, şu yalan dünyada. Kıymetini bilemedik çocukluğumuzun ve o yılların, eski Türkiye’nin. Tutunamadık o güzel yıllara. Kolanyanın kolanya mendilin mendil olduğu yıllara…“
Bu satırlarda, geçmişe özlemden çok daha fazlası var. İşte bu yüzden kitabın adı da bir ironi gibi: ‘ben gülüyor muyum?’ Gülüşünün ardında hep hüzün saklı olan bir insanın sorusu bu…
Geç kalmadan, henüz vakit varken yazmak istedim; Cengiz Bozkurt, iyi ki varsın.