İnsan aynı anda iki kişiyi sevebilir mi?
İ

DR. FEYZA BAYRAKTAR

@FeyzaBayraktar_

info@feyzabayraktar.com

İnsanın duygusal hayatı, zaman zaman zaman bir deltaya benzeyen çoklu akışlar yaratır; kimi kollar alışkanlığın güvenli yatağında akar, kimileri ise arzunun bilinmeyene sürükleyen çağrısına kapılır. Aşk da böyledir; bazen tek bir kişide değil, farklı kişilerde farklı duygusal alanlarda varlık bulur. Tam da bu noktada kaçınılmaz soru doğar: İnsan aynı anda iki kişiyi sevebilir mi?

Bu sorunun yanıtı yalnızca duyguların geçici devimlerinde değil, beynin biyolojisinden bilinçdışının dinamiklerine, bağlanma örüntülerinden kültürel kodlara ve ahlaki sınırlara kadar çok katmanlı bir yapıda gizlidir.

Aşkın bu çok katmanlı doğasını anlamak için öncelikle beynin kimyasal mekanizmalarına bakmak gerekir.

Çoklu sistemlerin eşzamanlılığı

Helen Fisher’ın araştırmaları aşkın üç bağımsız ama etkileşimli sistemi olduğunu gösteriyor; şehvet (testosteron ve östrojenle ilişkili), romantik tutku (dopamin ve norepinefrin odaklı ödül sistemi) ve bağlılık (oksitosin ve vazopressin üzerinden işleyen güven hissi). Bu biyolojik sistemler, farklı kişiler için eş zamanlı devreye girebilir. Bir kişiyle tutku, diğeriyle şefkat ve aidiyet hissedilebilir.

Sanat ve edebiyat bu nörolojik çokluğun dramatik izdüşümünü yıllardır işler. ‘Anna Karenina’da Anna, Karenin’e bağlılık ve sorumluluk, Vronski’ye ise tutku dolu bir arzuyla bağlanır. Ancak bu ikili çekim, onu parçalanmış bir ruh haline sürükler. ‘Jules et Jim’ filminde Catherine de iki erkek arasında duygusal denge ararken, psikolojik bütünlüğünü kaybeder. Sanat burada bilimi doğrular: Birden fazla kişiye ilgi duyulabilir; ancak ruhsal bütünlük çoğu zaman ikiye bölünemez.

Ancak biyolojik düzeyde mümkün bu çoğulluk, psikolojik düzlemde ciddi sınırlara çarpar.

Bilinçdışı dinamikler

Beynin biyolojik esnekliğine rağmen psikolojik derinlikte ciddi sınırlar bulunur. Freud bilinçdışının bastırılmış arzuları farklı nesnelere yayarak çoğaltabileceğini savunur. Çocukluk döneminde çözülmemiş ihtiyaçlar ve çatışmalar, yetişkinlikte farklı partnerlerde yeniden sahneye konur; buna psikanalitik literatürde ‘yeniden-sahneleme‘ (Wiederholungszwang) denir.

Mitchell’in ifadesiyle, “Tek bir ilişkide bütünlük kuramayan benlik, parçalarını farklı kişilere yayarak denge arar.” Fakat bu yayılma doyumu değil, kronik doyumsuzluğu ve duygusal istikrarsızlığı besler. Bu içsel çatışmalar, özellikle bağlanma stillerimizin şekillendirdiği ilişkisel tercihlerde kendisini daha açık bir biçimde gösterir.

İki kişiye aynı anda bağlanabilir miyiz?

John Bowlby’nin bağlanma kuramı, erken dönem bakım deneyimlerinin yetişkin romantik ilişkilerdeki bağlanma tarzını belirlediğini ortaya koyar. Güvenli bağlanan bireyler tek bir kişide derinleşebilirken; kaygılı veya kaçınan bağlananlar eksik duygusal ihtiyaçlarını farklı kişilerde tamamlamaya çalışır. Biriyle tutkuyu, diğeriyse duygusal güveni temsil eder. Ancak bu çoklu yatırım, uzun vadede psikolojik bütünlükten çok parçalanma üretir.

Modern kültür ise bu duygusal bölünmeleri teşvik ederek daha karmaşık bir tablo ortaya çıkarır.

Akışkan aşkın sınırları

Modern toplumda ilişkiler, hızla değişen kültürel dinlemelerle şekilleniyor. Zygmunt Bauman’ın ‘akışkan aşk‘ kavramıyla tanımladığı gibi, günümüzde ilişkiler derinlikten çok geçicilik ve çeşitlilik üzerine inşa ediliyor. Dijital platformlar ve flört uygulamaları, seçenek bolluğunu artırırken, ilişkilerin kök salmasını zorlaştırıyor. Bağlanma kaygısı yüksek bireylerde ise bu durum süren bir ilişki yorgunluğu ve kronik tatminsizliğe yol açar.

Bütün bu biyolojik, psikolojik ve kültürel zeminin üzerinde, gerçek bir ilişkinin hangi unsurlarla ayakta durabildiği sorusu belirginleşiyor.

Gerçek bir ilişkinin temelleri

Her türlü karmaşanın ötesinde, sürdürülebilir ve derin bir ilişkiyi mümkün kılan dört temel unsur vardır:

Bağlılık: Stanley ve Markman’a  göre bağlılık, ilişkinin geleceğini sahiplenme ve diğer olasılıklardan gönüllü olarak vazgeçme kapasitesidir. İki kişiye aynı anda bağlı olmak, bağlılık kavramının doğasına aykırıdır; çünkü bağlılık, çoğulluktan vazgeçmenin adıdır.

Güven: Rotenberg  güveni, partnerin sürekli kişinin iyiliğini gözetme kapasitesine duyulan inanç olarak tanımlar. Gizlilik ve çoklu ilişkiler, bu güven zeminini hızla aşar.

Sadakat: Johnson sadakati, “tüm alternatif cazibelere rağmen partner lehine yapılan tercih” olarak açıklar. Sadakat sadece fiziksel değil, zihinsel ve duygusal odaklanmayı da gerektirir. Bölünemez.

Duygusal yakınlık: Prager, gerçek yakınlığı savunmasızlık ve karşılıklı derin açılım olarak tanımlar. Gerçek yakınlık, tek bir güvenli bağ içinde tam anlamını bulur; çoklu ilişkilerde ise sığar ve parçalanır.

İlişkide sadakat ve bağlılık tartışılırken, kaçınılmaz olarak ‘ihanet‘ kavramının sınırları gündeme gelir.

İhanetin psikolojisi: Sınır nerede başlar?

İhanet, yalnızca fiziksel sadakatsizlikten ibaret değildir. Atkins ve Kessel, duygusal ihanetin en az fiziksel ihanet kadar ilişkileri sarstığını; çünkü duygusal enerjinin ve zihinsel meşguliyetin başka birine yönelmesinin de sadakat ihlali yapabileceğini vurgular.

Biriyle sosyal medyada romantik ve duygusal içerikli yazışmalar yapmak da bu bağlamda mikro-ihanet (micro-cheating) olarak tanımlanır. Partnerin duygusal enerjisini, ilgisini ve mahremiyetini üçüncü bir kişiye taşıması, ilişkinin temel güven ve sadakat dinamiklerini zedeler.

Lewandowski ve Ackerman, mikro-ihanetlerin uzun vadede ilişkide güven kaybına, duygusal uzaklaşmaya ve ayrılık olasılığının artmasına yol açtığını göstermektedir. Bu nedenle, ihanet fiziksel eylemle başlamaz; çoğu zaman duygusal enerjinin yön değiştirdiği noktada başlar.

Tüm bu biyolojik, psikolojik ve kültürel analizlerin sonunda temel gerçek netleşir.

Bütünlük bölünemez

İnsan biyolojik olarak birden fazla kişiye çekim duyabilir. Beyin buna olanak sağlar, kültür bunu romantikleştirir, sanat bunu dramatize eder. Ancak gerçek bir ilişki yalnızca hissedilen değil, iradeyle inşa edilen bir süreçtir. Psikolojik bütünlük aynı anda iki kişiye paylaşılamaz.

Erich Fromm’ın söylediği gibi; “Aşk sadece bir duygu değil, bir irade eylemidir.” Ve dolayısıyla bu irade, çoğunluğu değil, bütünleşmeyi gerektirir.

Yani aşk belki çoğul olabilir, ama gerçek bir ilişki daima tekildir.