ARZU UZUNALİ
Kadın olmak her dönemde zordu, zor olmaya da devam ediyor. Ancak bir kadın olarak var olmaya çalıştığınız yer erkek egemen bir alansa ve siz o alandaki ilk kadınlardan biriyseniz, şüphesiz herkesten daha çok çalışıp daha çok mücadele vermeniz gerekiyor.
Cerrahi bölümü de tıpta özellikle kadınlar için mücadelenin en çetin geçtiği alanlardan biri ve -kendi deyimiyle- bu alanın cam tavanlarını kıran kadınlarından biri, Türkiye’nin nöroşirüji ve sinir cerrahisi alanında ilk kadın profesörü Nurperi Gazioğlu’nun mücadelesi hiç bitmese diyerek dinlediğiniz, inanılmaz ilham verici bir hikaye.
Bu yolculuğu, döneminin tüm idealistleri gibi atlattığı her zorluğu ve elde ettiği her başarıyı kolayca ve öylesine olmuş gibi tevazuyla anlatıyor. Ancak emin olun siz göğsünüz kabararak okuyacaksınız.

Türkiye’de nöroşirüji yani beyin ve sinir cerrahisi alanında ilk kadın profesörsünüz. Adınızı Türk tıp tarihine yazdırmış birisiniz. Bu muhteşem hikayeyi en başından dinlemek isteriz. Doktor olmaya nasıl karar verdiniz? Bir çocukluk hayali miydi yoksa sonradan mı ilgi duydunuz?
Galatasaray Lisesi’nde okurken son sınıfta felsefe dersi sayesinde psikolojiye ilgim başladı. Fransız Konsolosluğu’nun kütüphanesinden psikolojiyle ilgili kaynakları, Sigmund Freud’un kitaplarını alıp okudum. 1977’de mezun olduğumda üniversite seçme sınavında psikolojiyi tercih ettim ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü’ne kaydoldum.
İnsan davranışları anlamaya çalışırken insanın biyo-psiko-sosyal bir varlık olduğu için biyolojinin de çevresel etkenler kadar duygu ve düşüncelerimize yön verebildiğini anladım. O yıllarda siyasal hareketler, çatışmalar nedeniyle okulda sıkı güvenlik önlemleri alınıyordu ve sık sık eğitime ara veriliyordu. Birinci yılın sonunda sınavları iyi dereceyle vermeme rağmen yeniden üniversite sınavına girip psikiyatrist olma hayaliyle İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne geçtim. Psikiyatri ve nöroloji kliniklerinde gönüllü olarak çalıştım, araştırmalara katıldım.
1980’de Prof. Dr. Günsel Koptagel İnal’ın İstanbul’da organize ettiği Dünya Psikosomatik Kongresi’nde görev aldım. Fırsat buldukça Şişli’deki Saint Vincent rahibelerinin işlettiği La Paix psikiyatri kliniğinde hastaları, Prof. Dr. Ayhan Songar, Prof. Dr. Adnan Ziyalar gibi devrin en ünlü hocalarının uygulamalarını izliyordum. 1984’te tıp fakültesinin son senesindeyken İstanbul’da düzenlenen Balkan Tıp Kongresi’nde görev aldım. Prof. Dr. Ayhan Songar hocamla ‘Salvador Dali’nin eserlerinin psikopatolojik incelemesi’ adlı çalışmamızla da bu kongrede Balkan Tıp Birliği Ödülü’nü aldım.
Nöroloji ve psikiyatrinin yanısıra tıp fakültesindeki diğer derslerimi de zamanında başarıyla tamamlarken cerrahiye de ilgi duymaya başladım. Özellikle acillerde doğru ve hızlı kararlarla yapılan ameliyatların hayat kurtarmasını, tedaviden hızlı sonuç alınmasını ve bunun ekibin el emeğiyle sağlanmasını cazip buldum. Cerrahpaşa’daki acil serviste çok fazla öğrenci olduğu için gönüllü olarak sınıf arkadaşım Dr. Mehmet Calay’la birlikte semtimizdeki Şişli Etfal Hastanesi’nin 1. Cerrahi Kliniği’nin nöbetlerine giderdik. Oradaki cerrah büyüklerimiz bize acil hastaya yaklaşmayı, dikiş atma, abse açma gibi küçük cerrahi müdahaleleri yapmayı öğretti. Kendilerini saygı ve sevgiyle anıyorum. Cerrahinin cazibesi nöro-psikiyatri merakımla birleşince kendimi beyin cerrahisi bölümünde gönüllü stajımı yaparken buldum ve beyin cerrahı olmaya karar verdim.
Zorunlu görevinizi 80’li yılların şartlarında Siirt’in Sason ilçesinde yapmışsınız. Bu o dönem için zorlu bir karar. Bir kadın olarak o şartlarda neler yaşadınız? O deneyim size ne kattı?
Ben İstanbul’da doğdum ve Şişli, Beyoğlu, Beşiktaş ilçeleriyle sınırlı dar bir çevrede büyüdüm. Fransız ve İtalyan kültür merkezlerindeki etkinlikleri izlerdim. Arkadaşlarımın çoğu da aynı çevredendi. Ailemin tek çocuğuyum. Sadece tatiller için İstanbul dışına çıkmıştım. Doğu ve Güneydoğu’yu bilmiyordum. Bunun tabii ki övünülecek bir tarafı yok ama benim gerçeğim olduğu için sorunuza cevap olarak belirtiyorum.
1984’te tıp fakültesinden mezun olduğumda iki yıl zorunlu hizmet yapmamız gerekiyordu. Bu yasa ben tıp fakültesine girerken yoktu. Dolayısıyla planlanmış ve gönüllü bir karar değildi. Alternatifi mecburi hizmete gitmeyip meslekten vazgeçmekti.
Ankara’da Sağlık Bakanlığı’nda yapılan kurayla görev yerlerimiz belirleniyordu. Kızlar, erkekler ve eşi olanlar farklı torbadan kura çekiyordu. İyi yerler olarak düşünülen yerleri çekenler ve salondaki arkadaşları seviniyorlardı. Bana sıra geldiğinde torbadan Siirt Sason Merkez Sağlık Ocağı tabipliğini çektim. Nasıl bir yer olduğunu bilmediğim için biraz şaşkındım ama salonda derin bir sessizlik olduğunu hatırlıyorum. İlk şaşkınlıktan sonra Sason’u araştırdım. Bir aile dostumuz Sason belediye başkanını tanıdığını söyledi ve bana yardım etmesini istedi. Belediye başkanının oğlu Abdurrahman Aslan beyin bana gönderdiği mektuptan kendisinin de eşi Gülizar hanımla birlikte sağlık ocağında görevli olduğunu öğrendim. Beni ilçe hakkında bilgilendirdiler ve oraya gittiğimde de çok yakınlık gösterdiler. Ailem görev yerime benimle gelmek istedi ama reddettim. Onlarla koşullara uyum daha zor olurdu. Kişisel eşyalarımı kargoya verip ben de uçakla Diyarbakır’a, oradan da Sason’a gittim.
Sason, Diyarbakır-Siirt karayolundan sapılarak 40 kilometre gidildiğinde varılan bir uç noktadaki ilçeydi. Etrafı dağlarla çevriliydi. Minibüsle gidilirdi. Yolda silahlı köy korucuları araçları durdurarak kimlik kontrolü yapardı. İlk kez karşılaşıldığında tedirgin ediciydi. Sağlık ocağının hemen yanında bitişik nizam dört lojman vardı. Onlardan birine yerleştim. Mecburi hizmetini bitirmiş meslektaşım ben gelir gelmez görevi bana teslim edip gitti. Kısa bir süre merkez sağlık ocağı tabibi olarak tek başıma çalıştım. Siirt valisi arzu edersem merkezde görevlendirebileceğimi söylemişti. İlçede kalma kararıma sevinmiş ve ziyaretime gelerek moral ve destek vermişti. İlçe yatılı bölge okulunda yerleşik askeri tabur vardı. Komutanları da beni ziyaret ederek lojmanda yapılması gereken işler için yardımcı oldu. Bütün bu destek ve iyilikleri unutamam.
Sonra Ankara Tıp mezunu Dr. Mesut Özgen ve Ege Tıp mezunu Dr. Suat Kunt da Sason’a geldi. Birlikte iki yıl görev yaptık. Ben görev süremin bitiminde beyin cerrahisi uzmanlık eğitimime başlamak üzere İstanbul’a döndüm.
Sason’da koşullar, insanlar benim alıştığımdan farklıydı. Halk, özellikle kadınlar Kürtçe veya Arapça konuşuyordu. Ana dili Türkçe olan neredeyse sadece kamu görevlileriydi. Kadınlar sağlık ocağına erkek çocukları, kardeşleri veya eşleriyle gelip onlar aracılığıyla dertlerini anlatıyorlardı. Geceleri silah sesleri ne yazık ki olağandı. Ferit Edgü’nün 1977’de yazdığı ‘Hakkari’de Bir Mevsim’ romanıyla o kadar çok benzerlik vardı ki! Nuri Bilge Ceylan’ın ‘Bir Zamanlar Anadolu’da’ filmini izlerken de o günleri yeniden yaşıyormuş gibi hissettim.
Zorunlu olmasaydı istemeyeceğim bir görev olmasına rağmen hayatıma bir anlam kattığına inanıyorum. Özellikle mezun olur olmaz sahada görev yaparak hekim hasta ilişkisi açısından olduğu kadar yönetici olarak da deneyim kazanmak, ülkemizin farklı yaşam koşullarını görmek mecburi hizmetin olumlu yönüydü. Ancak zaten uzun olan tıp ve uzmanlık eğitimlerine bir de iki yıl mecburi hizmet süresinin eklenmesi, meslekte ilerlemek açısından bu uygulamanın olumsuz yönüydü. Mecburi hizmet yasasında sık değişiklik yapılarak kiminin iki yıl, kiminin dört yıl mecburi hizmet yapmış olması da ayrı bir fırsat eşitsizliği yarattı.

Mesleğe zor şartlarda başlayıp daha sonra zor bir ortama giriş yapıyorsunuz: Cerrahlık. Cerrahlık uzmanlık alanı olarak çok erkek egemen bir alan. Öncelikle bunun nedenini merak ediyorum. Neden böyle?
Sorunuz çok yerinde. Cerrahlık sadece bilgi değil el becerisi ve dayanıklılık da gerektiren bir meslek. Özellikle beyin cerrahisinin eğitim süresi uzun. Ben ihtisas yaparken altı yıldı. Yani bir tıp fakültesi daha bitirmiş gibi oluyorduk. Üstelik cerrahi pratiğe son yıllara kadar izin verilmediğinden genellikle süre uzatılmaya çalışılırdı. Ben 1986’da uzmanlık eğitimime başlayıp 1993’te bitirdim. Beyin cerrahisinin teorik eğitimi, cerrahi becerilerin kazanılmasının zorluğunun yanında uzun süren ameliyat süreleri, sık ve yoğun nöbetler de yıpratıcıdır. Beyin fonksiyonları hayati önemde olduğundan hata veya ihmal kalıcı sakatlığa veya ölüme neden olabilir. Dolayısıyla hastaya karşı yasal ve vicdani sorumluluğumuz da çok ağır. Bunun yansıması olarak askeri bir disiplin ve ast-üst ilişkisi de kliniklere hakim. Hem psikolojik hem de bedensel olarak yıpratıcı.
Cerrahlık kadın için de erkek için de zor bir meslek. Kadınlar açısından hamilelik gibi fizyolojik değişiklikler, ev ve geleneksel aile sorumlulukları eklenince koşullar büsbütün zorlaşıyor. Ayrıca egosu yüksek bazı erkek meslektaşlarımız ne yazık ki beyin cerrahisine hevesli kız öğrencilerin cesaretini kırıyor. Bazı meslektaşlarımızın da kendilerine mobbing uygulandığı şikayetlerini duyuyoruz.
Türkiye’nin ilk kadın beyin cerrahı rahmetli Dr. Aysima Altınok 1959’da uzman olmuştur ve dünyada da ilklerdendir. Vefatı üzerine yazmış olduğum yazıyı yine Diken yayınlamıştı. Aysima hanımdan sonra, 1987’de uzmanlığa giriş sınavı merkezileşene kadar (Tıpta Uzmanlık Sınavı / TUS) geçen 28 yıllık sürede, ben dahil yalnızca dokuz kadın beyin cerrahı yetişmiştir.
Şimdilerde durum nasıl? Kadınları alanınızda daha fazla görmeye başladınız mı?
TUS kadınlar açısından fırsat eşitliği getirdi. 2006’da Türk Nöroşirürji Derneği’ne kayıtlı kadın üyelerin oranı yüzde 5,4 iken bu oran 2020’de yüzde 5,5’a , 2024’te 113 üyeyle yüzde 6’ya yükseldi.
Kadın uzmanlar ağırlıklı olarak İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerde. Sevindirici olan, bu mesleğe giren kadınların bilinçli olarak seçim yaptıkları için genellikle bu zorluklara iyi dayanabilmeleri ve başarılı olmaları. Çok sevdiğim ve değer verdiğim kadın meslektaşlarımla aramızda güzel bir dayanışmanın olduğunu da düşünüyorum. Bugün aramızdaki iletişim ve dayanışmayı sağlayan kadın beyin cerrahları WhatsApp grubumuzda asistanlar dahil 240 kişi kayıtlı.
Aysima hanım yıllarca klinik şefliği yapmış ve birçok beyin cerrahı yetiştirmesine rağmen akademik ünvan almamıştır. İlk kez doçentlik sınavına girmeye ben ‘cüret ettim’ ve sınavda başarılı bulunarak 2000’de İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde çalışan ‘Türkiye’nin ilk kadın doçenti’ oldum. Doçentlik sınavı o yıllarda çok zordu. Dosyanızın incelemesi sonucunda yeterli yayınınız olduğu kabul edilirse, beş beyin cerrahisi profesöründen oluşan jürinin karşısında hayatınızın en zor sözlü sınavını verirdiniz. Doçentlik aşaması geçildiğinde profesörlük için sadece dosya değerlendirmesi yapılmakta. 2008’de yine beyin cerrahisi alanında ‘Türkiye’deki İlk kadın profesör ünvanını’ aldım.
Özellikle kadın meslektaşlarıma ve tıp öğrencilerine beyin cerrahisini kadınların başarıyla yapabileceğinin ve akademisyenliğin de mümkün olduğunun canlı örneği olarak ilham verdiğim için mutluyum. Yine ne mutlu ki benden sonra kadın meslektaşlarım hızla akademik unvan aldı. 2023’te 11 profesör, 20 doçent ve 12 doktor öğretim üyesi görev yapmakta ve bu sayı giderek artmakta.
Kadın akademisyenler cam tavanları kırarak dekanlık, dernek başkanlığı, anabilim dalı başkanlığı, kurul başkanlığı gibi görevleri başarıyla yönetmekte, uluslararası derneklerde de ülkemizi ve aydın Türk kadınını başarıyla temsil etmekte
Prof. Dr. Füsun Demirçivi Özer, Prof. Dr. Melike Mut, Prof. Dr. Pınar Özışık, Prof. Dr. Emel Avcı, Prof. Dr. Funda Batay, Prof. Dr. Gülşah Bademci, Prof. Dr. Feyza Karagöz Güzey, Prof. Dr. Ayşe Karataş Demirciler, Prof. Dr. Rahşan Kemerdere en önde sayabileceğim arkadaşlarım. Doç. Dr. Fatma Özlen, Doç. Dr. Meltem Can, Doç. Dr. Semra Özer, Doç. Dr. Pelin Kuzucu, Doç. Dr. Gülşah Öztürk Özlük, Doç. Dr. Burcu Göker, Doç. Dr. Neşe Keser, Doç. Dr. Başak Topkoru da aklıma gelen başarılı diğer akademisyenler. Bakırköy Belediye Başkanı Doç. Dr. Ayşegül Ovalıoğlu da başarılı bir beyin cerrahıdır.
Peki siz bu erkek egemen alanda bir kadın olarak var olmak için nasıl bir savaş verdiniz?
Ben şanslıydım. İstanbul’da, beyin cerrahisinin en iyi kliniklerinden birinde, modern görüşlü, kibar hocalarımdan eğitim aldım. Üstelik benden önce bizim klinikten Dr. Dilek Köni Leblebici ve Dr. Hamiyet Camuşçu da uzmanlık eğitimlerini almışlardı. Ben başlarken Dr. Dilek Hanım çalışmak üzere İsviçre’ye gitti. Dr. Hamiyet hanımla uzun süre birlikte çalıştık. Kliniğimizin kurucusu Prof. Dr. Feyyaz Berkay da yıllar önce klinikte gönüllü asistanı olarak Dr. Aysima hanımı bir süre çalıştırmıştı. Rahmetli hocalarım Prof. Dr. Ertuğrul Sayın, Prof. Dr. Nejat Çıplak başta olmak üzere anabilim dalı başkanımız Prof. Dr. Cengiz Kuday ve Prof. Dr. Ali Çetin Sarıoğlu’nun, diğer hocalarımın, kıdemlilerimin ve mesai arkadaşlarımın hep desteklerini gördüm.
Asistanlığımda ve uzmanlığımın ilk yıllarında iki çocuk doğurdum. Özellikle hamilelik, doğum süreçlerimde bana karşı duyarlı ve anlayışlı davrandılar. Kendilerine minnettarım. Dolayısıyla ben savaş vermek zorunda kalmadım. Bütün kadın meslektaşlarımın aynı koşullarda çalışmadığını biliyorum. Meslek hayatı içinde rekabetten de doğan çeşitli zorluklar herkeste olmuştur. Ben de kendimi ispat etmek için çok çalıştım ve doğru bildiğim yolda ilerledim.
İnsan beyni hakkında inanılmaz bilgili bir kadın profesörü bulmuşken şunu da sormak isterim. Geçmişte kadın ve erkek beyninin farklılıklarından dolayı kadınların bazı mesleklerde başarılı olamayacağına dair yaygın bir kanı vardı. ‘Kadın duygusal karar verir’, ‘Kadın adapte olamaz’ gibi kalıp inançlar vardı. Sanırım beyni tanıdıkça bunun gerçek olmadığını da keşfediyoruz değil mi?
Kadınlarla erkekler arasında bazı biyolojik farklar olduğu tartışmasız. Bu farklılık kromozomdan başlıyor; kadında XX erkekte XY. Bunun önemli bir nedeni doğada üreme ve yaşamı sürdürme amacıyla kadın ve erkeğin farklı ve bütünleyici biyolojik özellikler taşıması. Örneğin ortalama boy, beyin ağırlığı, kas gücü, hormonlar.
Sizin sözünü ettiğiniz biyolojik deterministik bakış açısıyla ortaya çıkmış önyargılar bilimsel çalışmalarla çürütülmüştür. Düşünce ve davranışlarımızı sadece biyolojimizin değil çevresel, sosyal etkenlerin de şekillendirmekte olduğunu biliyoruz. Ego farklı olsa da süperegoyu toplumsal öğretiler, normlar şekillendiriyor. Yani biyolojik farklılıkların etkisini eğitim dengeleyebilir.
Hekimlik insanların acılarını dindirme, onları iyileştirme bilim ve sanatı olduğu için bir miktar duygusallık gerektirir. Bu, hastayı ve yakınlarını anlayabilmek için, onlarla empati yapabilmek için gerekli ve yararlı. Beyin cerrahisinde yüzyılımıza damgasını vurmuş Harvey Cushing bize hastayı sadece hasta organı açısından değil, bütünü ve hatta çevresiyle birlikte değerlendirmemiz gerektiğini söylemiştir. Hekimin hasta karşısında duygusal değil mantıklı davranabilmesi, bilim ışığında hareket etmesi gerekir. Ki bu da analitik düşünce ve eğitimle olur. Dolayısıyla hekimlikte ve bilimde kadın erkek ayırımı yoktur.
Deneyim aktarımının kadınlar için ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Sizi bu alanda etkileyen kadın öncüleriniz kimler oldu?
Dr. Aysima Altınok ve Dr. Yıldız Yalçınlar benim mesleğimde kadınların ilk ve saygın öncüleridir. Çalışkanlıkları, disiplinli ama mesafeli ve hanımefendi duruşları sayesinde kadınların da beyin cerrahisinde başarılı olabileceğini hem kadınlara, hem de erkek meslektaşlarına göstermişlerdir. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ndeki cerrahi branşlardaki kadın hocalarım Prof. Dr. Ayla Sayın, Prof. Dr. Hilal Ünal, Prof. Dr. Asiye Perek, Prof. Dr. Vildan Ocak da bana örnek olmuşlardır.
Hekimler arasında sosyal duyarlığı, genç kızların eğitimi için yaptığı çalışmalarla Prof. Dr. Türkan Saylan da beni etkilemiştir. Şu cümlesini hatırlatmak isterim: “Bu ülkede üniversite bitirip meslek sahibi olan her kadının Cumhuriyet’e borcu var.” Bu borcumu hissettiğimden daha çok çalışma ve benim kadar şanslı olmayan kadınların da gelişmesine katkı verme ihtiyacı duyuyorum. Bu amaçla, kadınların eğitimi, fırsat eşitliği ve çağdaş Türk kadınının uluslararası komisyonlarda en iyi şekilde temsili için çalışan Türk Üniversiteli Kadınlar Derneği’nin uzun zamandır üyesiyim. 1949 ‘da üniversite mezunu öncü kadınların kurduğu bu dernekle beni tanıştırdığı için derneğin eski başkanlarından Dr. Ersan Akpir’e teşekkür borçluyum. İstanbul Üniversitesi’nde kadın araştırmaları merkezini kurarak kadın sorunu üzerindeki bilimsel çalışmaların öncülerinden Prof. Dr. Necla Arat ve kadınların yasal hakları konusunda bilinçlenmeleri ve yasal haklarının korunması ve geliştirilmesi için çok emek veren avukat Prof. Nazan Moroğlu da örnek aldığım akademisyenler.
Siz öncü bir kadın olarak kadınlara ne söylemek istersiniz? İdealleri uğruna yola çıkmak isteyen bir kadına tavsiyeleriniz ne olur?
Beni öncü bir kadın olarak tanımladığınız için teşekkür ederim. Hekimlikte 40 yılımı, beyin cerrahisinde 30 yılımı doldurduğum için tıp öğrencilerinin beni kendi kongrelerine çağırıp deneyimlerimi öğrenmek istediğini görüyorum. Özellikle kız öğrenciler beyin cerrahisine ilgi duysa da uzmanlık öğrenciliğine başvurmaktan çekiniyor. Birinci endişeleri kabul görmeme, ikinci endişeleri ise iş ile sosyal hayatları arasındaki dengenin iş yönünde ağır basması. Ben onlara canlı bir örnek oluyorum.
İdeali olanlar geri durmamalı. Tabii ki çok ama çok çalışmayı, disiplinli olmayı ve zamanlarını iyi yönetmeyi bilmeliler. Tek yönlü olmamalarını, kendilerini meslekleri dışında sosyal ve kültürel alanda da geliştirmelerini, ailelerine ve arkadaşlarına da mutlaka dengeli bir oranda zaman ayırmalarını tavsiye ederim.