Lise çağını geride bırakıp, resmi tarihlere her zaman (bence hiçbir zaman) itibar edilmemesi gerektiğini öğrendiğimiz üniversite yıllarımızda, İttihat Terakki’nin baş ideoloğu, üstelik Kürt kökenli Ziya Gökalp’in sadece Türk ırkçı-milliyetçiliğinin değil, aynı zamanda bireyi yok sayan, benzeri daha sonra Mussolini ve Hitler dönemindeki ideolojik çizgilerde rastlanan bir devlet tapıncının ideoloğu olduğunu da öğrendik.
…Bu ideolojik çizgi Anadolu’nun Türkleştirilmesi, yani gayrimüslimlerden arındırılması hedefini önüne daha 1914’te koymuştu. Bu gerçeği Birinci Dünya Savaşı için seferberlik ilan edildiği günün gecesi İttihat Terakki merkezinde, gizli servis Teşkilatı Mahsusa’nın o gün ikinci adamı (daha sonra başkanı) Kuşçubaşı Eşref’in hazırladığı “Anadolu’dan gayri Türk unsurların tasfiye planı”nın oybirliği ile kabul edildiğini Hüseyin Cahit Yalçın’ın ve Celal Bayar’ın anılarında okuyup öğrendiğimizde pek şaşırmadık.
…Soru sahiden yalın: İttihatçıların 1915’te işledikleri ağır bir insanlık suçunun bedelini de, hesabını da niye biz verelim?
Kendi adıma ben İttihatçıların mirasçısı filan değilim. 1915 tartışmalarında İttihatçıların suçuna kılıf arayanlar kendilerini o çizginin ve hareketin mirasçısı olarak mı görüyorlar?