
MURAT SEVİNÇ
Dokuzuncu eleştiri yazısı…
Seçim sonrası eleştiri yazılarında bugün, ‘yurttaşın kendisinden gayrı bir umut kaynağı olup olmadığı’ sorusu bağlamında, iğneyi biraz da ait olduğumuzu düşündüğümüz dünyalara batırmayı önereceğim. Malum, biz olmadan, insan olmadan, yurttaş olmadan, halk olmadan bir şey olmuyor, olmayacak da. Burada, ‘toplumsallığımızın-aidiyetlerimizin ürünü olan biz’, hatırlatmasını bir kez daha yapmanın zararı olmaz.
Yaşadıklarımızın sorumlularını tespit esnasında çoklukla siyasetçiler hakkında konuşuruz. Garip bir durum değil bu; yöneten konumundalar, yaşamımıza dair karar veriyorlar, göz önündeler ve ‘temsili demokrasi’ şu aşamada onların yerini bütünüyle alabilecek bir başka yol-yordam bulamadı. Ancak, Türkiye üzerine konuşuyorsak, 600 milletvekili ve yönetimde şu ya da bu ölçüde etkili olan, hadi bilemedeniz birkaç bin profesyonelden söz ediyoruz nihayetinde. Bu açıdan, siyasetçilere gereğinden çok önem verdiğimiz ve umut bağladığımız sonucuna da, milyonlarca insanın aslında yurttaş filan olmadığı-olmasına izin verilmediği sonucuna da varabiliriz.
Herkesin kendi camiasına yönelik sorgulaması vardır ya da olur mutlaka. ‘Ayının kırk türküsü var kırkı da ahlat üzerine’, eh, benim, uzun süre dahil, yaklaşık yedi yıldır dışında olduğum dünya da, akademi.
Ancak okuduğunuz, genel akademi eleştirisine niyetlenen bir yazı değil, çok yazdım, herkes yazdı ve yazıyor, daha da yazılır. Burada yalnızca, memleket akademisinin üniversiteden atılan meslektaşlarına yönelik tutumundan ve bunun iktidarın ‘konuya ilişkin’ siyasetinin sürdürülebilirliğinin katkısından söz etmek istiyorum. (Tartışılması gereken çok sayıda ‘diğer’ boyut, zaman içinde başkaca yazıların konusu olur.)
KHK’lerle atılmaların 2016 sonbaharında başladığı düşünülürse, geçen sürenin ‘yedi yıl’ olduğunu söylemek mümkün. Benim de dahil olduğum 400 kadar ihraç akademisyen (ki akademisyen olmayan çok sayıda imzacı da var), ‘barış imzacısı’ adıyla biliniyor. Cemaat bağlantılı oldukları ‘iddiasıyla’ atılan akademisyenlerin sayısı 5000’in üzerinde. Hukuksal bakımdan aramızda hiçbir fark olmadığını, anayasaya ve hukukun genel ilkelerine aykırılığın ‘herkes’ için geçerli olduğunu bir kez daha hatırlatıp şimdilik yalnızca dahil olduğum ‘atılanlar’ grubuna yönelik ‘akademi’ tutumundan bahsetmek istiyorum.
Evet, ‘yerli, milli ve dindarların’ iktidarınca sorgusuz sualsiz atılmamızın üzerinden yaklaşık yedi yıl geçti. Meslektaşımız Mehmet Fatih Traş, yaşamına son verdi. Yedi yıldır Türkiye’de bir üniversitede çalışmam(ız) yasak. İlk yıllarda yurt dışına çıkışımız da yasaktı. Soru: Özel üniversitelerde de çalışmanız yasak mı? Yanıt: Evet, özel üniversitelerde de çalışmamız yasak. Soru: Mesela KKTC’de de mi yasak? Yanıt: Evet, KKTC’de de yasak. Soru: Aaaa Kıbrıs’ı da mı kontrol ediyorlar? Yanıt: Çok şekersin…
İlkokul çocuğuna anlatır gibi yazmamın gerekçesi, bize yedi yıldır yöneltilen soruların düzeyinin bu oluşu. Üstelik aynı insanların, düzenli aralıklarla aynı soruları yönelttiğine tanık olmak mümkün. İşte yazının başlığı bu ‘durumla’ ilgili. Başlıktan başlayayım…
Başlıktaki “Abi n’oldu sizin o işler” sorusu, atılan bir akademisyenin (belki diğerlerinin de) en çok işittiği soru olabilir. Benim öyle, yakınımdaki atılmışların da, hatta bunun aramızda şaka konusu olduğunu, bazen birbirimize sorduğumuzu da söylemeliyim.
Diyelim, yolda bir yerlerde bir meslektaşla karşılaştınız (ve diyelim yaşça biraz küçüğünüz), ilk olmasa da ikinci soru bu oluyor. İki gerekçesi olduğunu tahmin ediyorum: Aslında ilgilenmemekle ve hatta çoktan unutmuş olmakla birlikte sizi görünce hatırlıyor, ancak süreçle hiç alakadar olmadıklarından, ‘ortaya’ bir soru bırakmayı tercih ediyorlar. “N’oldu sizin o işler?” Hangi işler? Karşınızdakinin durumunu bildiğiniz ve uzatmak istemediğiniz için ‘ortalama’ bir yanıt verme ihtiyacı hissediyorsunuz. Ben genellikle, “Vallahi ne olsun, mahkeme filan, bekliyoruz işte” demeyi tercih ediyorum. Bir kısmı ikinci bir soru yöneltiyor; genellikle, ‘döneceksiniz abi’ ve ‘akıl alır gibi değil, çok büyük haksızlık’ diyerek bağlıyorlar ayak üstü sohbeti. Unutmadan, bir de “Emeklilik filan, olmadı mı, hadi be, prim günü mü yetmiyor, fakat bizim bir arkadaş…” grubu mevcut; biraz yorucular ama yapacak bir şey yok, rastlamışsınız bir kez!
Kimisi, uzatmaktan yana oluyor ne yazık ki, aslında KHK’leri ve meslektaşlarının atıldığını unutalı çok olmuş, ama hazır fırsat bu fırsat diyerek ‘şu anki’ gelişmeleri öğrenmek istiyor.
Muhterem okur, bizlere gelen ve gelmesi muhtemel diğer birkaç soruyu kısaca yanıtlamakta yarar görüyorum:
Soru: “AYM bir karar vermişti ama, imzaladığınız metin için ifade hürriyeti demedi mi?” Yanıt: Dedi de, pek ciddiye almadı bizim mahkemeler.
Burası matrak hakikaten; konu aynı, imza metni aynı, fiil aynı, ortada AYM kararı var ve bazı idare mahkemeleri AYM kararını göz önünde bulundurup iade kararı verirken, bazı idare mahkemeleri göz önünde bulundurmayıp ret kararı veriyor. Türkiye’de yargı hayli zamandır ‘yüreğinin götürdüğü yere gidiyor,’ öyle her AYM kararını bağlayıcı kabul etmiyor.
Soru: “Peki, idari yargıda durum nedir, imzacı akademisyenler iade ediliyor diye biliyoruz.” Yanıt: Hayır, iade edilen kadar reddedilen de var, ilgili kamuoyunda yanlış bir izlenim doğdu, çünkü yalnızca iade edilenler haberleştiriliyor, ayrıca iade edildikten kısa süre sonra istinafta ‘yürütmeyi durdurma’ ile yeniden görevden alınan meslektaşlarımız olduğu gibi, iade edilenlerin büyük bir kısmının dosyası da istinafta bekliyor; üniversiteler tüm iade kararlarına itiraz ediyor; neden, çünkü meslektaşlarından nefret ediyor ve dönmelerini istemiyorlar.
Soru: “Senin dosya kaçıncı idare mahkemesinde?” Yanıt: …’de benimki, hepsi olumlu ya da olumsuz yönde bir karar verdi ama bizimki bekliyor, birkaç ayda karar verebilecekken yaklaşık bir buçuk yıldır oyalıyorlar.
Uzar gider bu sorular ve yanıtları…
Yedi yıl önce OHAL ilan edildi, bizim alanımızda listeleme yetkisi üniversite idarelerine verildi, onlar da kimden nefret ediyorlarsa KHK listelerine yazdılar; bakın, hikâye ne denli basit. Hukuk, yargı süreçleri, başvurular vs… Bunlar işin yaldızlı eziyet faslı. Malum, ‘bekletmek’ ve buradan kaynaklı ‘hareketsiz bırakmak’, bir başka söyleyişle insanın bir gün sonrasını ‘belirsiz’ hale getirmek, bir yönetme taktiği.
Nasıl yapabildiler bunu, nasıl yapabiliyorlar? Tanık olunan diğer adaletsizlerden bir farkı var mı? Herkese nasıl yapıyorlarsa, attıkları akademisyenlere de öyle yapabildiler kuşkusuz; ülkenin yarısı işsiz bırakılsa diğer yarısının umursamayacağının, Türkiye tornasından çıkan ‘ortalamanın’ yalnızca kendi çıkarıyla meşgul olduğunun, toplum nezdinde ‘adalete’ bir ilke olarak beş kuruşluk değer verilmediğinin, ezcümle, ‘kumaşın’ farkındalar.
Tek tek insanlarla uğraşıp haksızlık etmenin bir anlamı yok, bu, salt kişilerle/akademisyenlerle ilgili bir açmaz değil. Her kurumda, atılan meslektaşları için kaygılanan ve dayanışma sergileyen arkadaşlarımız olduğu gibi, umursamayan ya da sevinenler de oldu. Mesele şu ki, hiçbir üniversitenin hiçbir organı, meslektaşlarının ifade özgürlüğünü sahiplenen ve onlara yapılana itiraz eden derli toplu bir açıklama yapmadı yedi yıl boyunca. Burada, meslektaşları atıldığı için mutlu olan, hatta lehimize verilen AYM kararından sonra, imzacı akademisyenler cezaevine girmeyeceği için dertlenip imza metni yayınlayan öğretim üyelerinden vs. söz etmiyorum, canları cehenneme. İnsanı üzen, ‘Türkiye’nin aydınlık yüzü’, ‘duyarlı’ kamuoyunun sergilediği ‘duyarsızlık’; akademinin, bir kurum olarak kendisini var eden ilkeleri böylesine büyük bir iştahla yok sayması.
İşte bunlardır, türlü faşizan uygulamaların sürdürülebilmesinin temel gerekçesi; unutmak, umursamamak, kulağının üzerine yatmak, bir mesleğin-alanın ‘olmazsa olmaz’ ilkelerini görmezden gelmek… doğrusu, bir ilkeye sahip olmamak.
Ülke ve akademi hakkında gereksiz beklentilere sahip olmadığım yaştayım. Yine de; Boğaziçi bir yana, üniversiteler (stadyumunda ‘Devrim’ yazanlar dahil) çok daha kişilikli davranabilirdi, davranmadı. Kurullar bir şey söyleyebilir ve bir adım atabilirdi, söylemedi ve atmadı. Fırsat ve mecra bulduğunda mangalda kül bırakmayan meslektaşlarımız, şu yedi yıl boyunca bir satır, evet tek satır yazabilirdi, -bir avuç insan haricinde-, yazmadı. Oysa bizleri değil, kendi dünyalarını, mesleklerini savunacaklardı, savunmadılar.
Ola ki şu satırları okuyan akademisyenler varsa, çoğu ne düşünür ve der? Merakta kalmayın: “Ya abi, yedi yıl uzun süre, canı sıkkın, sinirli biraz, normal yani… bir de, ben mi dedim o metni imzalayın diye, yani…”
Partilerde değişim olsun, gönüller sevgiyle dolsun, filan fıstık… iyi şeyler bunlar tabii, kim itiraz eder.
Yazı önerileri:
Gökçer Tahincioğlu, Gezi savcısının tebliğnamesi ile ilgili yazdı, savcı da, yüreğinin götürdüğü yere gitmiş. Okumanızı öneririm.
Dinçer Demirkent’in ‘göreve dönen’ KHK’lilerle ilgili yazısı.
Bir de, zamanında Gazete Duvar için kaleme aldığım bir ‘portreyi’ buraya bırakıyorum.