SELİN GÜREL
@selingurel_
76. Cannes Film Festivali‘nde Altın Palmiye için yarışan 21 filmin gösterimi yarın tamamlanıyor. Aralarında Nuri Bilge Ceylan’ın ‘Kuru Otlar Üstüne’ filminin de olduğu yapımlarla ilgili eleştirileri önceki günlerde yayınladık. 27 Mayıs akşamı düzenlenecek ödül töreni öncesinde, beş yarışma filmine daha yakından bakıyoruz.

Youth: Biz bu filmi niye izledik
Ana yarışmanın en uzun filmi, Çinli yönetmen Wang Bing’i ilk kez Altın Palmiye yarışına sokan 212 dakikalık Youth, aynı zamanda seçkinin en zayıf halkası ve bu tahtı başka bir filme kaptıracak gibi görünmüyor. 2014-2019 yılları arasında kamerasıyla Çin’deki tekstil üretiminin merkezi olan Zhili kentindeki atölyeleri kayda alan Bing, gün ışığından mahrum, izbe alanlarda, dikiş makinelerinin arasında uzun saatler geçiren işçi gençlerin dünyasına giriyor. Bing’in duvardaki sinek olmaktan ibaret belgeselcilik anlayışı, dört saat boyunca hayatlarına dahil olmaya çalıştığımız bu insanların dünyasına ayna tutmaktan çok, bağlamından kopuk bir görüntüler yığınını Avrupalı izleyicilere olduğu gibi servis etmekten ibaret. İşçilerin gündelik yaşamından rastgele parçalar izlediğimiz filmde, ilerleyen saatler boyunca eldeki malzemeyi derinleştirmek veya farklı pencerelerden ele almak için en ufak bir çaba sarf edilmemesi, dört saatlik bu kopuk yığının örneğin neden onda biri kadar süreye sığdırılamadığı sorusunu çıkarıyor ortaya. Maalesef cevapsız kalan bir soru bu.
Film boyunca birkaç sahnede hikayenin derinleşmesi, seyircisi olduğumuz hayatları birkaç dakika için iki boyutlu olmaktan çıkarıyor. Ama bu küçük hareketlenmenin payesini de Bing’e vermek mümkün değil. Çünkü baştan sona tanık olduğumuz her şeyi neden spesifik olarak izlediğimiz şekilde izlediğimiz sorusu yakamızı bırakmıyor. Yönetmen yarattığı atmosferin tüm yükünü seyircinin omuzlarına bırakıp gidiyor. Kapitalizmin karanlık kucağında kaybolmuş ülkesinin vasıfsız gençliğini, gelişmiş ülkelerin seyircilerine hayvanat bahçesindeki hayvanları izletir gibi izletiyor ve bu haliyle ana yarışmaya girdiği düşünülürse planı işe yaramış.
Sinema duygusundan uzak duran, belgesel türünün son 20 yılda kat ettiği yolu hiçe sayan, en ufak yaratıcılıktan yoksun, elindeki malzemenin ekmeğini yiyen ve yıllar boyu çektiği görüntüleri bir bağlama oturtmaya zahmet etmeyen yönetmen, bu filmin devamını çekecekse uzak durmakta fayda var.

May December: Tamamına eremeyen dev potansiyel
May December başlar başlamaz birkaç konu çok hızlı bir şekilde netliğe kavuşuyor. Bunlardan ilki, camp estetiğiyle ince ince örülmüş, yapay bir gerçekliğin ortasındayız. Camp’i tanımlamanın en iyi yolu, Susan Sontag’in 1964’te yazdığı meşhur makaleye dönmek: “Camp’in özünde yapay ve abartılı olana duyulan sevgi var.”
Kanımızı kaynatan müzik seçiminden tutun da açılış jeneriğinin fontuna, güneşli banliyönün yarattığı tekinsizlik beklentisinden bol zoom’lu görüntü yönetmenliğine kadar, tüm detaylar oyunbaz ve plastik bir dünyaya giriş yaptığımıza işaret ediyor. Netliğe kavuşan konulardan ikincisi, Todd Haynes’in müthiş bir çıkış fikri olduğu gerçeği. 20 küsur yıl önce 13 yaşında bir çocukla basılan o zamanlar 36 yaşındaki Gracie (Julianne Moore), yıllar sonra hikayesi filme dönüştürülmek istenince huzurunu kaçıran bir ziyaretçiye kapısını açmak zorunda kalıyor: Bu ziyaretçi, filmde gençliğini canlandıracak meşhur oyuncu Elizabeth (Natalie Portman). Filmin adı da bu skandala uygun seçilmiş. May December, bir ilişkide taraflardan birinin diğerine göre çok daha yaşlı olduğu durumu tanımlamak için kullanılıyor.
Elizabeth, Gracie’nin her hareketini çalışmak, bir çocuğa nasıl aşık olduğunu sanatçılara özgü bir bencillikle ille de kavramak, en önemlisi daha sonra evlenen ve ikiz çocuk sahibi olan bu tuhaf çiftin göründüğü gibi hâlâ birbirine aşık olup olmadığını anlamak istiyor.
Hikâye, toplum tarafından anlaşılamayan bir kurban gibi davranan kontrolcü Gracie’nin histerik ruh haliyle, elindeki malzemeyi kendisine yarayacak bir kıvama getirmek isteyen hırs küpü Elizabeth’in aileyi işgal etme hevesi arasında gidip geliyor. Todd Haynes’in sinema diline çok yakışan bir türde dilediği gibi top koşturması, seyirciye bariz bir seyir zevki vadediyor. Ancak film, sahip olduğu dev potansiyeli tam kullanamamış, tamamına erdirememiş, bazı keşiflerini yüz üstü bırakmış olduğu hissiyle sona eriyor.

Firebrand: Alicia Vikander ve Jude Law’u kırmızı halıda yürüsün diye
Firebrand, tarihin erkekler tarafından yazıldığı vurgusuyla başlıyor. Kadınların tarih sahnesinde nerede durduğu ve neleri değiştirdiği çoğu kez meçhul. Bu yüzden erkekler bir köşede anlamsızca savaşmakla meşgulken, kadınların nelerin akışını değiştirdiğini sadece farz edebiliriz. Firebrand, 8. Henry’nin (Jude Law) altıncı eşi Catherine Parr’ın (Alicia Vikander) önceki eşlerin kaderini paylaşmamayı nasıl başardığını ve neleri değiştirmiş olabileceğini sorguluyor. Ancak yönetmen Karim Aïnouz, son 10-15 yılda büyük bir değişimden geçen dönem filmi türüne son derece geleneksel bir pencereden yaklaşıyor. Televizyon ve sinemanın, tüm ilginçliği kadın katili bir tiran oluşundan ibaret olan 8. Henry’i tekrar tekrar malzeme etmekten ne zaman sıkılacağı merak konusu. Firebrand’in Alicia Vikander ve Jude Law’u kırmızı halıda yürütmek için ana yarışmaya alındığına hiç şüphe yok.

Banel & Adama: Kurtlar sofrasında bir ilk film
Yarışmanın tek ilk filmi olduğu için çok büyük bir beklentiyi omuzlarında taşıyan Senegal filmi Banel & Adama, göstermelik politik doğruculuk hatrına festivale ‘çeşni‘ olarak kabul edildiğini daha ilk birkaç dakikasında belli ediyor. Çok sıradan bir hikaye, en ufak bir parlak an vadetmeyen vasat bir yönetmenlik ve dümdüz performanslarla bol bol göz devirten film, yan bölümlerden birinde prömiyer yapmak yerine ana yarışmaya alınarak bir nevi haksızlığa uğruyor; çünkü savunmasız şekilde kurtlar sofrasına atılıyor. Tıpkı bu yıl yan bölümlerde gösterilen ve pekala ana yarışmaya girebilecek çok iyi birkaç ilk filme de tam tersi yönde bir haksızlık yapıldığı gibi.

Club Zero: Tekinsiz bir alanda mizah
Jessica Hausner tarafından provoke edilmeye çok hazır şekilde oturduğumuz koltuklardan soru işaretleriyle dolu ve huzursuz şekilde kalktık. Club Zero, aynı anda hınzır ve eleştirel olmayı beceremeyen, bilinçli olarak yarattığı karton dünyanın altında kalan bir deneme. Filmde, sadece çok zengin öğrencileri kabul eden ve her birini sıradışı bir yeteneğe sahip olduğuna inandırmakla yükümlü bir okulda, ‘bilinçli yeme‘ dersleri vermeye başlayan Miss Novak’ın (Mia Wasikowska) beyin yıkama operasyonu, sonuna kadar neredeyse hiçbir engelle karşılaşmıyor.
Yeme bozukluğu üzerinden burjuva sınıfın tüketim alışkanlıklarını ve ebeveynlik ezberini masaya yatıran Hausner, mizahı da tekinsiz bir alanda kullandığı için hatırı sayılır derecede rahatsız ediyor. Club Zero, Hausner’ın hanesine eksi olarak geçiyor, ancak jüri başkanı Ruben Östlund’un seveceği tarzda bir film olduğunu aklımızın bir köşesinde tutsak iyi olur.