SELİN GÜREL
@selingurel_
Cannes günlüğünde bu kez üç film var: Toplama kampının hemen yanı başındaki lüks hayatı anlatan ‘The Zone of Interest’, zekice hamlelerle gerilimi baştan sona ayakta tutmayı başaran ‘Anatomie d’une chute’ ve dört kızından ikisi IŞİD’e katılmak üzere ortadan kaybolan anne Olfa’nın ve geride kalan kızların hikayesi, ‘Four Daughters’.
The Zone of Interest

Cannes’da ‘Kuru Otlar Üstüne’nin etkisini üzerimizden atamadan aynı günün akşamı ‘The Zone of Interest’ girdabına doğru çekildik. The Zone of Interest, ilk saniyesinden finaline kadar buz gibi bir dehşet duygusuyla yüklü. Üstelik bunun için görsel olarak tek bir şiddet sahnesine ihtiyaç duymadan. Jonathan Glazer, toplama kampı filmlerinin daha önce hiç girmediği bir alana giriyor; Auschwitz’i en uzun süre idare eden ve büyük bir hırsla ölüm makinesine çeviren Nazi subayı Rudolf Höss ve ailesinin, kampın hemen bitişiğinde kurdukları lüks yaşamın içine sokuyor bizleri.
Neredeyse 10 yılda bir film çeken Glazer’ın kısa ama çok etkileyici bir filmografisi var. The Zone of Interest ise bugüne kadar yaptığı her şeyin üzerinde ve Kuru Otlar Üstüne ile birlikte şimdilik festivalin en iyisi. Bu başarıda Glazer’dan sonraki aslan payını, Ida (2013), Cold War (Soğuk Savaş, 2018), I’m Thinking of Ending Things (Her Şeyi Bitirmeyi Düşünüyorum, 2020) gibi filmlerin görüntü yönetmeni olarak tanıdığımız Lukasz Zal hak ediyor.
Filme kaynak olan 2014 tarihli aynı adlı romanın yazarı Martin Amis, tuhaf bir rastlantı eseri prömiyer günü hayatını kaybetti. Glazer, Amis’in romanından serbest bir uyarlama çıkardığını söylüyor, ama bu filmi izledikten sonra Amis’in romanını hemen okuma isteği dayanılmaz bir hâl alıyor doğrusu. Romanın ve filmin adı, Auschwitz’i çevreleyen 40 kilometrelik alana Almanlar tarafından verilen isimden geliyor. Glazer’ın filmi en büyük gücünü, kapının hemen dışında ölümün hiç durmadan faaliyette olduğunu bildiğimiz cehennem ile ailenin cennetten bir köşeyi andıran pastoral hayatı arasındaki kan donduran karşıtlıktan alıyor.
Yakın planlardan kaçınan, karakterlerini kendi ‘cennetleri‘ içinde belirli bir mesafeden portreleyen yönetmen, bu bol güneşli ama buz gibi cennetin içine öte tarafta yaşanan akıl almaz dehşetten bazı işaretler yerleştiriyor. Evin pencerelerinden görünen kampın çatıları, cesetlerin yok edildiği fırınların tüm gün tüten bacaları, ansızın nehrin sularını işgal eden küller, gece gündüz susmayan silah sesleri, sevecen aile babası Rudolf Höss’ün (Christian Friedel) çizmeleri yıkanırken suya karışan kanın perdenin ötesine geçen kokusu ya da kendisine yapılan ‘Auschwitz’in kraliçesi‘ yakıştırmasından çok hoşlanan evin hanımı Hedwig Höss’ün (Sandra Hüller) ganimet olarak ayırdığı kürkü üzerine geçirdiği an… The Zone of Interest, bugüne kadar ‘kötülüğün sıradanlığı’ üzerine çekilen filmlerin en iyisi olabilir.
Anatomie d’une chute

İlk filminden beri Cannes Film Festivali’ne kabul edilen ve ana yarışmaya giren ikinci filmi ‘Anatomie d’une chute’ ile nihayet rüştünü ispatlayan bir yönetmen, Justine Triet. Heyecan verici denemeler yapmanın artık nadiren mümkün olduğu mahkeme filmleri türünde zekice hamlelerle gerilimi baştan sona ayakta tutmayı başaran Triet, iyi yazılmış ve çok iyi oynanmış bir filme imza atıyor. Anatomie d’une chute, hâlihazırda yarışmada olup gerçekten yarışmaya girmesi gereken ilk Fransız filmi.
Kocasının şüpheli ölümünün ardından mahkemede kendini savunmak zorunda kalan yazar rolünde Sandra Hüller, The Zone of Interest’teki seyirciye mesafeli karakterinin aksine bu filmde içindeki ruhsal çalkantıyı dışarıya yansıtmamak için çaba harcayan, kaderi pamuk ipliğine bağlı, tedirgin ve köşeye sıkışmış bir karaktere hayat veriyor. İki filmi art arda izleyince, Hüller’in oyuncu olarak çizdiği sınırların ne kadar uçsuz bucaksız olabileceğini fark ediyorsunuz. Anatomie d’une chute’taki performansı festivaldeki en iyi performanslardan biri ve kendisine ödül getirme ihtimali yüksek. Filmde oğlunu canlandıran Milo Machado-Graner de şaşırtıcı derecede başarılı. Filmin En İyi Senaryo ödülü için de güçlü bir aday olduğunu eklemek gerek.
Bu tür filmlerdeki ‘Öldürdü mü, öldürmedi mi’ ikilemini siyahla beyaz gibi ayırmak yerine, muhtemel gerçekle kalan diğer ihtimallere aynı mesafeden bakan yönetmen; duyguları kullanma kolaycılığına girmeden, hikayeyi seyirci için bir dava dosyası seviyesine çıkarıyor. Karakterlerin gizli hisleri, suçları ve zaafları açığa çıktıkça her şey daha da ilginç bir hal almaya başlıyor. 150 dakika boyunca ritminden hiçbir şey kaybetmeden, hiçbir karakterle tam olarak özdeşleştirmeden, heyecanın diri tutulduğu, sapasağlam bir mahkeme gerilimi izliyoruz. Triet’nin özellikle mahkeme sahneleri arasına yerleştirmesi gereken geriye dönüş sahnesinde, çok parlak bir fikri kullanarak anlatıyı sarsmadan sağlam bir mantığa oturtması çok etkileyici. Bu yazı yazılırken, Cannes’da bir yerlerde Amerikan yeniden çevrimi için bir anlaşma imzalanıyor olabilir.
Four Daughters

Tunuslu yönetmen Kaouther Ben Hania’nın filmi, ilk kez davet edildiği ana yarışmada biçimsel açıdan diğer hiçbir filme benzemiyor. Hania; Tunus’ta gerçekten yaşanmış, televizyon kanallarında uzun uzun köpürtülmüş, tüketilmiş ve sonunda basit birkaç satıra indirgenmiş trajik bir olayı çok yaratıcı bir çıkış noktasıyla ele alıyor.
2016’da yetişkin iki kızı IŞİD’e katılmak üzere ortadan kaybolan anne Olfa’nın ve kalan iki kızının hikayesi bu. Hania’nın filmi kurmaca bir belgesel gibi işliyor. Peki bu nasıl mümkün olabilir? Normalde elinde böyle bir hikaye olan herhangi bir yönetmenin çıkaracağı belgeseli tahmin edersiniz. Üç kadının gözyaşları içinde uzun uzun anlattığı bir geçmiş, araya sıkıştırılan IŞİD eylemlerinin görüntüleri, konunun yarattığı uluslararası krizin yansımaları ve kapanış. Hania bu yoldan gitmiyor.
Önce hikayede kaybolan kızların yerlerini doldurmak için iki oyuncuyla anlaşıyor. Bu oyuncuları ailenin içine sokup geçmişte yaşanan önemli anıları hep birlikte canlandırmalarını istiyor. Dahası Olfa’yı zor sahnelerde canlandırması için de Tunus’un en meşhur aktrislerinden Hend Sabry’i bu toplama ekliyor. Böylece çok güçlü bir kişiliği olan Olfa ile kızları arasındaki ilişki, tüm tartışmalı taraflarıyla toplu bir terapi seansında olduğu gibi masaya yatırılıyor. Hania’nın, gerçek bir olayı hem oyuncular hem de kahramanlarıyla birlikte yeniden canlandırma girişiminde bulunması, üstelik bu girişimin kamera arkasını filmin temeline yerleştirmesi gerçekten sıradışı. Bu sayede sadece hikayenin kendisi değil, temsili de yaratıcı anlamda tartışmaya açılıyor.