Uğur Emek: Elazığ'dakiler üç yıldır bekliyorlar

Okura not

Günün 11’i, Türkiye medyasındaki görüş ve yorum çeşitliliğini yansıtmak amacıyla hazırlanmaktadır. Aşağıda özetini bulacağınız yazıya yer vermemiz, içeriğini onayladığımız ve/veya desteklediğimiz anlamına gelmez.

TOKİ’nin deprem konutlarında tercih ettiği ihale yöntemi pazarlık usulüdür.

İhalelerde ortalamada 8 istekli dosya almış ve 7’si teklif vermiş.

TOKİ pazarlık usulünü tercih etmesinin gerekçesini şöyle açıklıyor: “Doğal afetler, salgın hastalıklar, can veya mal kaybı tehlikesi gibi ani ve beklenmeyen veya yapım tekniği açısından özellik arz eden veya yapı veya can ve mal güvenliğinin sağlanması açısından ivedilikle yapılması gerekliliği idarece belirlenen hallerde veyahut idare tarafından önceden öngörülemeyen olayların ortaya çıkması üzerine ihalenin ivedi olarak yapılmasının zorunlu olması.”

Daha doğrusu açıklamıyor. 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nun ilgili maddesini olduğu gibi yazıyor (m. 21/b). Deprem, can ve mal kaybı ve ani ve beklenmedik durum gibi gerekçeleri peş peşe sıralarsanız davetiye usulünün kullanılması makul geliyor değil mi?

Değil! Kime göre değil? Danıştay’a göre değil.

Yakın tarihli bir kararında Danıştay mealen diyor ki “ihalenin ivedilikle yapılmasından kasıt, ihale sürecinin bir an önce tamamlanması değil ihalenin bir an önce tamamlanmasıdır” (Danıştay’ın 23 Şubat, 2021 tarih ve 2021/103 esasa sayılı kararı).

Sahra hastanesi yapılması ve konteyner alınması işin ivedilikle yapılmasıdır. Bu nedenle de ihale bu usulle yapılabilir. TOKİ’nin pazarlık usulüyle yapılan ihalelerinin süreleri 6 gün olanlar var. Açık ihaledeki ilan süresi ise 28 gün. 360 gün yapım süreci süren bir projeye 22 gün daha ekleyip rekabetçi açık ihale yapılsa ne olur sanki? Normalinde de TOKİ’nin kullandığı açık ihale usulüdür.

Verin depremzedelere tuvaleti, banyosu ve mutfağı olan konteynerleri onlar evlerini 22 gün daha beklerler.

Baksanıza Elazığ’dakiler 3 yıldır bekliyorlar.

Durun bir dakika! Şimdi aklıma geldi.

14 Mayıs’ta hayati bir seçim vardı değil mi?

Uğur Emek’in yazısı