
BAHADIR KAYNAK
@bahadirkaynak
Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ve ABD’li mevkidaşı Anthony Blinken’ın bu hafta yapacağı görüşme önümüzdeki günlerin en önemli gündem maddesi. Arkasından Türkiye-Rusya-Suriye üçgeninde sağlanacak temas, sürecin hızı açısından bir fikir veriyor. Ne anlaşabildiğimiz ne de bir türlü kopabildiğimiz süper güçle bir kez daha meseleler masaya yatırılacak, anlaşılan Suriye’ye yönelik başlayan açılım da listenin en tepesinde yer alacak.
Aynadaki şahinler
Görüşmeye ilişkin detaylara geçmeden önce her iki taraftaki şahinlerin yüksek tansiyonlu demeçlerine bir değinmek isterim. Türkiye’de Amerikan karşıtlığının hayli güçlü olduğu, bunca yıllık ittifak ilişkisi sürdürdüğümüz bir ülkenin toplumun çoğunluğu tarafından tehdit olarak algılandığı bir sır değil. Bu pozisyonun kamuoyunda karşılık görmesi, bazı siyasetçilerin iştahını kabartabilir, fakat sistematik olarak ABD ile çatışmaya girilmesini tavsiye eden kesimlerin, bunun da ötesinde bir değerlendirmesi bulunmalı. Sürekli ABD’ye karşı el yükseltilmesini, ilişkilerin kesilmesini, daha saldırgan bir politika izlenmesini isteyenlerin bu gezi öncesi de sesleri yükselmeye başladı. Washington’un yola gelmemesi halinde sert tepki verilmesini, Amerika’ya kapıların kapatılmasını öneriyorlar.
Bunun aynadaki aksi bir kesim de ABD yönetimine sert ve kararlı olmasını telkin ediyor. Aralarında Türklerin de olduğu bazı yorumcular, hükümetin Amerikan karşıtı politikalarına ve Putin’le Erdoğan arasındaki yoğun trafiğe cevap verilmesini istiyor. Bu bakış açısına göre müttefiklik ruhuna aykırı davranan Amerika değil Türkiye. Haliyle doğrudan Erdoğan’ın tercihleriyle irtibatlanan bu politikaların ABD tarafından yanıtlandırılmasını ve Türkiye’nin cezalandırılmasını istiyorlar.
Her iki görüşün de gerekçelerini anlamakla birlikte bu bakış iki devlet arasındaki süreci kavramaktan ve açıklamaktan uzak. Belki pazarlık amacıyla şahinlerin sesinin belirli süreçlerde daha çok çıkmasına izin veriliyor, fakat dinamikler böyle işlemiyor. Devletlerin politikaları kişisel husumetler, güceniklikler üzerinden değil, soğukkanlı hesaplar üzerinden şekilleniyor. Sıkça dile getirilen ittifak meselesine gelirsek, bu tür bir eşgüdüm ancak taraflar arasında çıkarların uyumu sağlandığı hallerde yaşayabiliyor.
Tarihi arkaplan
Türkiye ile ABD arasında Soğuk Savaş yıllarında sürdürülen müttefiklik hali de böyle bir çıkar kesişmesinin sonucuydu, fakat o zaman da ciddi sorunları, krizleri önlemedi. ‘George Kennan’ın Uzun Telegrafı’ ile çerçevesi çizilen Sovyetler Birliği’ni çevreleme stratejisinde Türkiye önemli bir parça olarak kendine yer buldu. Bundan dolayı Batı ittifakı Sovyetler Birliği karşısında bağımsızlığını koruyabilmesi için Ankara’ya destek çıktı.
Aynı şekilde Türkiye de böylesine hayati bir tehdit karşısında tek başına ayakta kalamayacağı endişesiyle otonomisinden bir miktar feragat ederek kendisi açısından optimal stratejiyi kurguladı.
Öte yandan Soğuk Savaş’ın en kızgın anlarında bile bu çerçevenin dışında kalan sorunlarda hem ABD ile hem de Avrupalı müttefiklerle sorunlar yaşanmaya devam edildi. 1958’deki Suriye krizinde olduğu gibi Türkiye Amerikan öncelikleri için fazla hızlı gidip Sovyetler ile karşı karşıya kalınca Washington’ın frenlemesiyle karşılaşıldı. Kıbrıs’ta ise tamamen Türkiye’nin kendine özgü kaygıları müttefikleri tarafından dikkate alınmadı. Bilakis 1974’teki harekatın ikinci faza geçmesi, müttefiklerimizin tepkisine ve yaptırımlarına sebep oldu. Afyon ekimi kriziyle de bir araya gelince 1970’li yıllar Türkiye’deki ABD üslerinin kapatılmasına kadar uzanan gerginliklere kapı araladı.
Aradan geçen yıllar, 12 Eylül sonrasında ilişkilerin nispeten yoluna konulmuş olması, bu ve benzeri sorunların unutulmasına yol açmış olabilir. Ancak 1990’lı yıllardan sonra ABD ile yaşadığımız anlaşmazlıkların benzerleri daha önce de vardı. Soğuk Savaş sona erdikten sonra ise Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesi üzerinden bir çekişme sahnelenmeye başladı. Birinci Körfez Savaşı sonrası Çekiç Güç meselesi ve Irak’ta PKK’nın faaliyetleri özellikle askerler arasında huzursuzluk yarattı. Öcalan’ın yakalanması ve buna paralel olarak Türkiye’nin IKBY’ye yönelik itirazının yumuşaması işleri yoluna sokuyor derken bu defa da malum Suriye krizi kapımıza dayandı.
Erdoğan’ın kafasındaki plan
Şimdi dışişleri bakanları düzeyinde yapılacak görüşmenin de bu zorlu meselenin ağırlığıyla açılması bekleniyor. Türk tarafının tercihi uzun zamandır en üst düzeyde ve daha kapsamlı bir pazarlık masası açmak. Lakin böyle bir görüşmenin de seçimden önce olmayacağı uzun zamandır anlaşılmıştı.
Herhalde Erdoğan’ın kafasındaki plan önümüzdeki seçimleri de ‘Vur, kır, parçala‘ yöntemleriyle de olsa kazanıp muhataplarına, “Benimle görüşmek durumundasınız, alternatifiniz yok” mesajı vermek.
Masadaki konular
Seçim beklenirken öncelikli olarak ele alınması gereken meseleler, Çavuşoğlu-Blinken görüşmesinde masaya yatırılacak. Birinci konu en başta da değindiğimiz Suriye’deki gelişmeler. Birkaç haftadır kamuoyuna pompalanan Esad’la anlaşma ve Suriye’de taşları yerinden oynatmanın Blinken’la birinci madde olması kaçınılmaz. İçeride verilen gaz bir yana böylesi bir büyük değişikliğe Washington’ın da onayı önem taşıyor. Eğer PYD’yi baskılamak için Şam’la yakınlaşma sağlanacaksa -ki bunun öyle veya böyle Suriyeli muhalifler aleyhine önemli sonuçları olacaktır- ABD’ye de derdimizin anlatılması lazım.
Washington, Esad’la yakınlaşma için bir gerekçe olmadığını söyleyerek bu hamleye karşı çıkıyor. Sezar yaptırımları sopası da hala karşımızda kapı gibi duruyor ki Türkiye tarafından Fırat’ın doğusunda yapılacak bir harekata ABD’nin farklı tepkileri de olabilir. Bu durumda Çavuşoğlu’nun bu gelişmeyi Washington’da İran’dan boşalan yerin Türkiye tarafından doldurulması olarak iletmesi beklenebilir. Meselenin Batı ve özellikle İsrail açısından İran odaklı görüldüğü düşünülürse Ankara’nın ne yapmaya çalıştığı anlaşılabilir.
Türkiye’nin kendi kontrol sahasını genişletmek gibi bir talebi varsa bunun sınırlı olması, daha çok Suriye ordusunun ilerlemesi daha olası görünüyor. Bunun dışında Şam’la yakınlaşma ve hemen Washington sonrası Rusya ve Suriye’yle görüşme trafiği düşünülünce, Türkiye’nin, elinin zayıf olmadığı mesajını da iletmek istediği anlaşılıyor. ABD’nin katı tutumunu sürdürmesi halinde mecburen alternatiflere yönelineceği mesajı veriliyor.
Ama tabii yine gönüllerde yatan aslan, Batı ile ittifak ilişkisinin tazelenerek yola devam edilmesi. Zira Türkiye’nin ABD’den beklentileri hala yüksek.
Bir türlü çözülemeyen F-16 modernizasyonu meselesi ikinci gündem. Tam toplantı öncesi Türkiye’ye yeni F-16 tedarikiyle eş zamanlı Yunanistan’a F-35 satışını içeren paketin ABD Kongresi’ne sunulacağı haberi geldi. Daha önce iki ülke arasında denge siyaseti izleyen Washington’da işlerin ne kadar aleyhimize döndüğünü gösteren ibret verici bir tablo. F-35’ler konusundaki çuvallamalarının üstünü örtmek için kaza kırıma uğrayan uçaktan, Milli Muharip Uçak’ın (MMU) öne çekilen tarihinden medet umanlar için önemli bir sorun olmamalı. Oysa maalesef beşinci nesil F-35’lere sahip ülkelerle çevrilmek, Türkiye’nin önümüzdeki on yıllarda ciddi dezavantajlı durumda olması anlamına gelecek.
Bir de görüşmede ABD’nin Türkiye’den beklentileri var. Bunların başında da en son topun bizim sahamızda kaldığı İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği meselesi var. Macaristan vetosu aşıldığına göre işlemi tamamlamak için geriye sadece Türkiye’nin onayı kalıyor. İsveç’ten iade talepleri, Erdoğan’ın kuklasının asılması gibi mevzular gündemi meşgul ediyor olabilir ama bu konu magazinsel meselelerle gölgelenemeyecek kadar ciddi. NATO’nun Baltık Denizi’nde kesin hakimiyeti ve zaten sıkışan Rusya’nın belini bükecek bir vidanın daha da sıkılması söz konusu. Bu durum, Türkiye’nin elini güçlendirdiği kadar ’Hayır‘ demenin ağırlığını da artırıyor. Günün sonunda Ankara’nın uzun süre ayak diremeyi düşünmediğini ama karşılığında ‘ayağına batan dikenlerden kurtulmak istediğini’ sanıyorum.
Çavuşoğlu’nun alışveriş listesi kabarık. Elindekiler, listedekilerin ne kadarını almaya yetecek yakında göreceğiz.