Bilginin, eleştiri kültürünün, özgür düşüncenin bu kadar kıymetlendiği bir çağda, düşmanı görünce alarm durumuna geçen milliyetçilik, o kutsal toprağı söküp alan erozyon veya zehirlenme karşısında neden sessiz kalır meselâ? Neden bir tek ‘çevreci milliyetçi’ kuruluş yoktur? Arıtmasız atık sularıyla nehirlerimizi kirleten ‘sağcı patron‘un civarında mı ‘milliyetçi’ye daha çok rastlarız yoksa çevre için direnenlerin önünde mi? Vicdanlarımızı kanatsa da bu soru yerinde bir sorudur…
‘Şablon milliyetçilik’ ülkenin ve dünyanın şartlarına bağlı olarak zaman zaman canlanıp muharebeler kazansa da nihaî savaşları kazanamaz… İnsanların öncelikleri, alışkanlıkları, gelen bilgiyi denetleme hızları değişirken, Soğuk Savaş bakiyesi tekniklerle bu süreçler yönetilemez…
Aklı ve bireye saygıyı yok sayanlar, iradelerini ‘tartışılmazlar’la ve ‘taassup’la bastırmaya çalışanlar sadece bastırdıklarını zannederler… Oysa gerçek önlenemez biçimde yatağını arayan ırmak gibi bambaşka akar… O yüzden milliyetçilik ‘köyün duvarlarıyla çevrili bir dünyada hatıra ortaklığı’nın ötesine geçmek mecburiyetinde…